Polonya'da diğer günler: Lodz ve Krakow

Polonyada 2. durağımız Lodz'du. Vudz diye okunuyor, çok ilginç:) Polonya sinema sektörünün kalbi burası, Sinema Film okulu varmış. Bir caddesinde Hollywood'daki gibi yıldızlar var kaldırımda...
Lodz'da en çok ilgimi çeken kaldığımız oteldi. Şimdiye kadar kaldığım en eski otel binasında, ve yine rastladığım en değişik tasarıma sahip oteldi: Andel's Hotel. Çok eski bir tekstil fabrikasından otele dönüşmüş, en üst katta kaldığımm odanın tavanı tuğladandı, çok hoştu gerçekten...
Krakow'da ise son gece gittiğimiz restoran ve yerin 150 metre altındaki tuz madeni aklımda kalanlar. Restoranın adını hatırlayamıyorum sanırım son gunun yorgunluğu vardı ustumde ama krakow meydanına doğru giderken sağdaydı:) birdaha gidersem kolyca bulurum ama sanırım hç tarife kalkışmamalıyım. Tuz madeni ise kolostrafobik yüzlerce merdivenle inilen bir mekan. Kömür madeni kadar olmasa da çok zor şartlar altında çalışmış insanlar, çok çok eski 1800'lerden kalma...Krakow'da görülebilecek bir burası var iki toplama kampı var; sanırım toplama kampını tercih ederdim ama programımız çoktan yapılmıştı, bozamadım...
Bu yazdıklarım o kadar havada ki sanırım kimsenin bir işine yaramayacak, ama yine de Polonya ile ilgili merak edenler sorabilirler, sevgili rehberimiz Barbara bir mail uzakta:)

Daha da kuzeye, Polonya'ya yolculuk!

Normal yani ihracat uzmanı falan olmayan sıradan bir insan 6 aylık vizesine ancak bu kadar damga bastırabilir herhalde:) Bu durum kocamı ve diğer bazılarına kıskandırsa da, geçen ay başında 5 günüm Polonya'da geçti...
Geçtiğimiz aylarda yaptığım seyahatlerden farklı olarak bu iş ile ilgiliydi ve görevim Polonya'da 10 AVM'yi gezmekti. Gerçekten böylesine zor bir görevin nasıl üstesinden gelirim diye kara kara düşünmedim değil, neden mi? Alışveriş yapmadan AVM gezmek nasıl bir iş siz bilmiyorsunuz! Üstelik bir süre sonra gezerken sizi gezdiren yetkiliye kaç kişi geliyor günde, hangi saatler en yoğun, kaç mağaza var gibi ciddi sorular sorarak arşınlıyorsunuz koridorları...Gezdiğim AVM'ler bir yana, çünkü hepsi ödüllüydü, Polonya'ya bir daha gitmem heralde, "Murat'la da bir gideriz" bile diyemiyorum gerçekten:) Ha bana değişiklik oldu  mu, çok şeker insanlarla tanışıp güzel zaman geçirdim mi "evet", ama gitmek için Polonya'dan önce 10 ülke sayabilirim bir nefeste...
Önce Varşova sonra Lodz sonra da Krakow'a gittik. Her birinde en az 1 gece konakladık.
Başkent Varşova, ki sonradan başkent olmuş, 2 milyon kişilik bir şehir. En büyük şehri Polonya'nın ama Salı akşamı güzel bir havada şehrin meydanı boştu resmen, klasik kuzey Avrupa şehri, hayat duruyor bir saatten sonra....
 2. dünya savaşında şehrin %85'i yıkıldığından yeni baştan inşa edilmiş. Old Town denen yerde restore edilen birkaç binanın üzerinde özel işaretler var. 2. metro hattı yeni açılıyor şehirde, AB ülkesi olmanın avantajlarını yavaş yavaş yaşacaklar sanırım. Akşam yemeğini Old Town meydanında bir restoranda yedik. Yemekleri başarılı değil bence ama çorbalarda iş var!
Varşova'da gece dışarı çıkıp birşeyler içmek ve biraz müzik dinlemek istediysek de umduğumuzu bulamadık diyebilirim. Küçük bir barda üniversite öğrencileri ile muhabbet ettik ve hafta içi ev partileri dışında dışarının hep sakin olduğunu öğrendik; söylediklerine göre asıl eğlence Krakow'daydı.
Hotel Sobieski (Robison Blue) da konakladık, çok merkezi bir yerde temiz bir oteldi. Gittiğimiz akşamın ertesinde Varşova'da bir gün 5 AVM gezerek kendi rekorumu kırdım:)
Varşova sence nasıl bir yer derseniz, kasvetli, boş ve yaşanmayası...Güzel gölleri ve ormanları varmış, beki oralara gitsem farklı düşünürdüm; ama bunu asla bilemiyeceğim sanırım:)

Dinozorlar Kanyon'da!

2 Ekim'e kadar Kids' Dino Dig etkinliği Kanyon'da!
Çocuklarınıza  keyifli 45 dk geçirtmek ve onların eski zamanlara ve canlılara ait merakını biraz törpülemek isterseniz, Kanyon'a uğrayın bu aralar.  Sabah 11:00'den 19:00'a kadar her saat başı başlıyor tur; hafta sonları rezervasyon gerekiyor...

İsviçre'de 2.5 gün...

Kardeşim Ceren iki arkadaşıyla beraber İnterrail ile Avrupa'yı gezmeye karar verdi. Arkadaşları İtalya'dan başlamak istedi, o ise daha yaz başında İtalya'da olduğu için haspam İsviçre'den başladı, İtalya'da buluştular. Tabi ben de onun bu yanlız başına planladığı birkaç günlük İsviçre planının tam ortasına damladım zevkle:)

Farkında olmadan Zürih'in tüm yıl boyunca en kalabalık olduğu gün olan "Street Parade"in gününü seçtiğimiz için, hiçbir hostelde ve couchsurferda yer bulamadık,  havaalanı yakınında bir otel ayarladık.

 Ceren benden bir gece önce Zurih'e uçtu ve geceyi havaalanında geçirdi ben de sabah 6:30 gibi havaalanındaydım. Hemen merkeze indik trenle. Havaalanından 15 dk sürüyor...

Cumartesi sabahın 7:00 sinde Zürih sokakları bomboştu, sadece sokak partisine hazırlık yapanlar vardı etrafta. (Ve tabii ki Türk dönerciler de vardı:) ) Kahvaltıyı ucuz olsun diye Starbucks'ta yaptık; ama ucuz mu demiştim...pehhh 2 küçük boy kahve ve 2 kruvasana 18 Frank verdik. ( frank=2,4 TL) Her şey Türkiye'nin 2,4 katı pahalı kısaca...Bu bizi epey zorladı tabi:)

İsviçre ulaşımı raylı sistemle çözmüş, İtalya'dan daha düzenli (saatleri saniyesine uyan) ve entegre (otobus, deniz ulaşımı,tramway,tren..) bir ulaşım sistemleri var.


Gelmişken Zurich Zoo'yu gezmeden geçmedik. Tramway'la  şehrin tepelerine çıktık, hayvanat bahçesi orada, gerçekten doğal bir yaşam alanı yaratılmış hayvanlar için... yine de üzücü tabii özgürlük gibi var mı:(

Cumartesi akşam hayvanat bahçesinden sonra merkeze indik ve partiye katıldık. İnanılmaz çılgn tipler vardı, fotograflarını bile çekmeye çekindim ama onlar o şekilde sokağa çıkmaya çekinmemişlerdi:)  Tam tamına bir özgürlük ülkesi diyim ben siz anlayın:) Yine de güzel, kimse kimseye aaaa ooo diye bakmıyor, laf atmıyor...


Yukarıdaki resimlerde yolların kirlendiğini görüyorsunuz, bunlar partinin merkezine giden yollar. Normalde terrrtemiz sokaklar, zaten ertesi gün de nasıl yaptılarsa her yer tertemiz olmuştu yine... Biz de yorgun olmamıza rağmen bir daha nerde böyle bir parti buluruz diye takıldık biraz. Komşu ülkelerden gelenler bile vardı; İtalyanlar, Almanlar falan; min 500,000 kişi geliyormuş party için Zurih'e!
  

 İkinci gün yine bir trene atladık, sayfiye yeri kıvamında göl kenarı bir yerleri hedefledik; Rapperswil'e geldik. Rapperswil'de gül bahçeleri var, onları gezdik. İnsanlar keyifle gölde yüzüyorlardı ama biz fazla vaktimiz olmadığından yeltenmedik. Çok şeker deniz bisikletleri var; bisikletin arkasında denize girmeyi-çıkmayı kolaylaştıran merdiven ve önünde ise çocukları hooopp ziye suya inmesi için bir kaydırak var:) Biz de istiyoruuuuzzz!!!! Ayrıca göl kenarında bir klüpte atlama platformu vardı ve çocuklar en az 5 metreden çift
burgu bir parande ile atlıyorlardı. Bizim niye yüzme olimpiyatlarında pek başarılı olmadığımız ortada sanırım: ağaç yaşken eğilir...

 Sonra dedik ki göl yetmez, biz Heidi gibi kırarda koşmak istiyoruz:) bu sefer bir otobüsle dağlara tırmandık. Veee Feusisberg denen köye gittik. Köy mü dedim?... Allah'ım ben o köyde yaşarım...Aşağıda ve yukarı fotoğraflarını görüyorsunuz. Yemmmyeşil kırların içinde...Mükemmel evler var heryerde....Bir tutam toz zerresi yok sokaklarında, geçen arabaların (ki saatte max 10 araba geçiyor) yarısından fazlası üstü açık Mercedes BMW falandı. Bir evin garajında 2 BMW, 2 motorsiklet 2 bisiklet ve 2 çocuk bisikleti gördüm:) Etrafta yürüyen insan yok. 2 saat geçirdik, 4 insan 2 çocuk gördüm sadece... Ve sürekli Ceren bana aynı soruyu sordu "Abla bizde niye yok:(" çikolatalar püskevitler muhabbeti yaptık sürekli:) Ahh aahhh canım ülkem, daha gidecek çok yolumuz var...


 O gün akşam (Pazar akşamı) Zürih merkezde kiiimmsecikler yoktu. Akşam dediysem 19:00-20:00 falan, yaz akşamı ne beklersin, millet sokaklarda cafelerde sosyalleşsin di mi? Yok öyle birşey, her yer boş. Biz de yemek yedik, biraz gezindik sonra 21:00 gibi otele dönüşe geçtik, 22:00'de hava patladı ve bütün gece yağdı.

İsviçre'de ne yediniz içtiniz derseniz: söylediğim gibi çoookk ama çok pahalıydı. O nedenle İtalya'daki sefamızı süremedik yemek konusunda. Marketten toparladık yiyecekleri, uygun bir manzara bulduk, oturduk yedik sokaklarda:) Kraker arasında Kiri peyniri, yanında portakal suyu, bol bol meyve, çikolata ve kruvasan...


Sabah artık yolculuk vaktiydi, merkeze indik ve Ceren'i Milano'ya götürecek treni bulduk. Sonra uğurladım sevgili kardeşimi. Onun için mükemmel bir deneyim olacak, çok mutluydu...Türlü öğütlerimle başını şişirdim, ablalık yaptım az buçuk:) Saat 11:00'de bindi Ceren trene, ben uçağımın son check-in saati ise 12:00 !! İstanbul'da olsa mümkün mü böyle birşey? Merkezden havaalanına gidicem deee check in yapıcam daa....Tabii ki havaalanına giden tren tam vaktinde geldi, tam vaktinde havaalanında oldu, zırt diye online check-inimi yaptım havaalanındaki kioskta ve ta taaammm işte uçaktayım:)


 İşte bu da ansızın gelişen bir seyahat fikri ve sonuç kardeşle başbaşa keyifli birkaç gün. Eskiden sorsalar dünyada gitmek istediğin 10 yer neresi diye "İsviçre" veya "Zürih" ilk 10'a giremezdi, ama gittim işte...demek ki hiçbir yer gidilmez veya gitmeye değmez değilmiş. Fırsatları tepmemek gerek hiçbir zaman...

İyi ki gittim o yemyeşil bayırları gördüm, koştum Heidi gibi hop zıp:) Kocaman "yaprak dökümü" ağacı altında göl manzarasında oturdum dinlendim, arkamdan inek gelir mi diye tırsarak:) Trenlere beleşe bindim ne yalan söyliyim, çok pahalıydı ve kimse kontrol etmiyordu:) Temiz düzenli sakin medeni ve zengin bir hayat nasıl olurmuş gördüm. Gelişmiş olmanın yeşili bitirmek ve betonlaşmak olmadığını bir kez daha anladım. İnsanın her zaman en iyisini hakettiğini ama bunu yaparken doğanın dengesini altüst etmemek gerektiğini de...

Darısı çocuklarımızın başına, bu güzel ülkede İsviçre tadında yaşarlar umarım bir gün...

İtalya'ya bir virgül, yeniden geleceğim...

İtalya'da son günümüz nehir kıyısında uzuuun bir yürüyüş, Roma'nın en eski pizzacılarından birinde güzel bir yemek, biraz alışveriş ve içimde bu güzel seyahatin bitmesinin burukluğu ile geçti.

 Sanırım kilometrelerce yürüdük Roma'da. Toplu taşımayı kullanmadık hiçbir yeri kaçırmamak için.Otelimiz "Stazione Termini" (tren garı) yakınındaydı. Via Nazionale'den aşağı yürüyerek şehri ikiye bölen Tiber Nehri'ne yürüdük. Tiber Nehri'nin kısından Vatikan'ı sağımıza alarak güneye indik. Arada ufak atıştırma ve fotograf molaları verdik.Hatta babam bu cafelerden birinde sırt çantasını unuttu ve unuttuğunu yaklaşık yarım saat yürüdükten sonra farketti:) Ceren'le tıpış tıpış geri döndük tabi:) Cafe sahibi saklamıştı çantayı bizim için...

 Akşam yemeği molamızı yine sevgili kitabmın önerisiyle  Roma'nın en eski pizzacısı olarak bilinen "Da Ricci"de yedik. Bir önceki 19:05'te uğramış yer bulamamıştık. Son gün ise 18:50'de gittiğimizde bomboştu, 19:05'te ise yine hiç yer kalmamıştı:) Sanırım 19:00'un bizim isteeden keşfettiğmiz bir esprisi var! "Est Est Est" diye de bilinen  bu restoren 1905 yılında bir wine shop olarak kurulmuş. Şarabı, ev yapımı ve gerçekten lezzetliydi. Pizzalar İtalya'da genelde yediğim çok ince hamurlulardan değil, daha kalındı. (Tabi Pizza Hut'ınkiler kadar kalın da değil!) Fiyatlar uygundu, cebinizi boşaltan bir restoran değiil kısaca, ama midenizi fena halde dolduruyor!!!

 Ve iş te bu güzel yemekte İtalya seyahatimizin geçen tüm güzel dakikalarına kadeh kaldırdık. Benim için ailemle yaptığım tatiller bambaşkadır, ama bunun yeri gerçekten ayrı. Her ne kadar sevgili kocamdan uzak kalmış olsam da; böyle unutulmaz bir atmosferde ailemle başbaşa, evin çocuğu modunda bir tatil yapmaktan ve İtalya'yı bu şekilde keşfetmekten dolayı inanılmaz mutluyum. Son olarak bu güzel tatil için Babacığım'a çook teşekkür ediyorum; bu tatil onun bize emeklilik hediyesiydi.

İyi ki varsın Baba! Ama bizi İtalya'ya götürdüğün için değil; her zaman her koşulda bizi desteklediğin, her zaman objektif olup yeri geldiğinde göklere çıkardığın gerektiğindeyse öğütlerinle yönlendirdiğin için. Sevgini her zaman her yaşımızda ayrı şekilde gösterebildiğin, asla içine atmadığın için:) Sevimli şakaların ve yuh dedirten muzipliklerin için:) Senin gibi bir babaya sahip olduğumuz için çok çok çok şanslıyız:)

Nice güzel tatillere o zaman...Hep birlikte....


Bracciano Gölü 'nde gel keyfim gel:)

Roma'daki ikinci günümüzde, sevgili kitabım Lonely Planet yayınevinin Roma Rehberi'nin önerisiyle, Roma'ya trenle 1 saat mesafedeki Bracciano Gölü'ne gittik. İyi ki gitmişiz...

Hayatımda ilk kez bir gölde yüzdüm ve bu gölün Bracciano olması standardımı yükseltti sanırım. Çünkü bu küçük gölün suyu o kadar temiz ve berraktı ki, sanırım denizden daha hoşuma gitti yüzmek. Tuzdan gözünüz yanmadan, dalgasız bir suda yüzüyorusunuz, havuz gibi ama doğal bir kumsalı var ve yanınızdan kuğular & kazlar geçiyor...

Sessiz huzurlu bir ortam, karşımızda ormanlı tepeler... Ailece dedik ki; atla uçağa gel Roma'ya ama Bracciano'da kal 3 gece, akşam üstleri Roma'ya in, takıl; gündüzleri Bracciano sahilinde dinlen...Al sana tatil...Sessiz, temiz ve huzurlu...

Tavsiye edilir...








Kardeşimle bir haftasonu!

İtalya tatilinden sonra Ceren'i göndermedim bizimkilerle, kaldı benle, sağolsun haftaiçi o bizi yaşattı haftasonu biz onu:)
Cumartesi günü Çubuklu Hayal Kahvesi'nde birer içeceğin ardından, Heybeliada'ya kaçtık. Akşam balık ziyafeti çektik ada sahilinde, Ada Restaurant'ta...

Murat fotograflarda şekilden şekle girmiş gerçekten, keyfi yerindeydi bir yanında Ceylan bir yanında Ceren :)

Pazar günü de Ataşehir'deki daimi kahvaltıcımız Afyon Cumhuriyet Sucukları'nda tıkındıktan sonra, kendimizi havuz kenarına attık. İstanbul'da yaz sıcağından kaçmanın bir yolu havuz diğer bir yolu da Kanyon! Akşam da Kanyon'daydık o yüzden; gitmişken süper de bir raggae grubu dinledik: Eastpark Raggea, İngiliz bir grupmuş...









İşte Ceren'le bir haftasonu böyle geçti...Şimdi kendisi yazlıkta, annem ve Ahmet'cikle... Ailemizin çalışkanlarından babam Konya'da Murat'la ben de İstanbul'da cebelleşiyoruz sıcaklarla...Ama Bayram'da beraber inşallah..Geçsin zaman bir an önce n'ooolurr...


Gundemim: Saglik ve beslenme!

Birkac aydir evin keyfini suruyorum. Keyif suruyorum derken abarttim... vakit bol olunca yapilan pastalar, aksam can cekince kavrulan helval...