28 Aralık 2009 Pazartesi

Süreyya Operası'nda La Traviata...


Geçen gün Kadıköy'de klasik cuma günü takılmacamı yaparken, bir de baktım solumda Süreyya Operası, daldım içeri. Ne var ne yok bakındım, konser, oyun, v.s. Gözüme "La Traviata" ilişti. Bir kez, yedi yıl önce, AKM'de arkadaşımın yakın arkadaşı opera oyuncularından biri olduğundan en önde izlemiştik "La Boheme"i... Konusunu şu an hatırlayamasam da, sahneden ve kostümlerden etkilenmiştim. Sisli bir sahnede, dumanlar kaplamıştı salonu, sanki ben de oynuyormuşum gibi hissetmiş, müziğe kaptırmıştım kendimi. İşte bu hisler içinde, dedim ki Murat da yaşasın bu deneyimi. La Traviata'nın modern bir yorumu olarak sunulan opera için, Murat'ın telefondaki off poffları arasında aldım iki bilet:)

Ne mi oldu?

Ben modern yorumu tutmadım sanırım. "Sen ne anlarsın" deseniz yeridir. Ama ne biliyim, AKM'deki oyunla kıyasladığımda, Verdi'nin 19. yy da bestelediği o zamanlara geri dönüşü yaşamadım. Oyunu ve müzüği yaratan kişinin gözüyle bakamadım modern sahne ve kostümlerle oyuna...AKM tekrar açılana ve ben La Traviata'nın konusunu unutana kadar tekrar operaya gitmem herhalde:) Bir yedi yıl daha...:)

Ama siz gidin, fikir sahibi olun... Üstelik sinemadan ucuz ve devlet opera balesinin gelişmek için desteğe ihtiyacı var...

İyi seyirler...

Privato Cafe @ Galata ve Eski Beyrut


Bu cuma malum yılbaşı toplaşmaları maksatlı, Murat'ın işyerinden arkadaşlarıyla Galata'daydık. Ben ilk kez gittim Galata'ya, valla bilsem daha önce giderdim. Gece atmosfer muazzamdı, ışıltılı bir meydan, ufak cafe-bistrolar, içinde şaraplarını yudumlayan Türkü yabancısı insanlar, Beyoğlu'na yakın...Daha n'olsun...

Bizim Galata mekanımız "Privato Cafe"ydi. Çingeneler Gecesi adı altında, açık büfe mezeler, sınırsız içki, sıcak olarak da köfte ve tavuk vardı. Şarkılar türküler, göbek halay karışımı, kadeh tokuşturmaları, kahkahalarla dolu hoş bir akşamdı.

Mekanı 12 gibi terk ederken, dedik bu gece böyle bitmeeezzz... Kanı kaynayan birkaç çift olarak aktık Beyoğlu gecelerine:)

En son üniversitede gittiğim "Eski Beyrut"a gittik. Yıllanmış kurtlarımı döktüm sanırım:) Çok keyifli bir geceydi. Gözlerimi kapattım, Beyrut döndü, müzik çaldı, ben eğlendim...

Happy Moon's Cafe @ Bagdat Caddesi


Bu pazar öğle-akşam arası yemeğimizi, geleneksel cadde mekanımız "Happy Moon's" ta yedik.

Happy Moon's; Murat'la benim "bu sokakta ne varmış?" diyerek keşfettiğimiz, leziz ve bol kepçe yemekleri olan huzurlu mekan...Kadıköy Bahariye'de Boğa'dan çıkarken sağda, bir de Fenerbahçe'de şubesi var. Biz Şaşkınbakkal'da Özsüt'le Derimod'un arasından girerek ulaşılan Happy Moon's u tercih ediyoruz.

Menü çok çeşitli; pizzadan mexico mutfağına, dürümden makarnaya herşey var. Ben özellikle quesadilla ve fajitaların hastasıyım:)

Fiyatlar Kırıntı'dan ucuz ama kalite eş değer. Ortam sakin, servis gayet iyi... Evde yemek isterseniz yemeksepeti.comdan da sipariş verebilirsiniz.

Mutlaka deneyin...

P.S. Yemekten sonra CKM'de bu ay vizyona giren ramantik komedi "Couples Retreat"i izledik, eğlendik. Tam pazar akşamı filmiydi. Bora Bora manzarasında huzur bulduk, eşlerin didişmeleri ile kıkırdadık. Ve herkesin karnına bir yumruk gibi çöken pazartesiyi karşılamaya hazırlandık...Evde DVDden de izlenebilir; benim çok sevdiğim Vince Vaughn, Sex&TheCity'nin Charlotte'u Kristin Davis, başka dizi ve filmlerden tanıdık yüzler ve efsane Jean Reno oynuyor.

P.S.(2) Asıl film "Avatar" :) Sakın kaçırmayın. 10 gündür vizyonda. Hayatımda izlediğim en güzel filmlerdendi. 3 boyutlu olması sizi filmin içine çekiyor. Görsellik inanılmaz, ayrıca anlamlı da bir film. İnsaoğlu'nun yokediciliğine lanet ediyorsunuz filmden çıkarken...İyi seyirler...

23 Aralık 2009 Çarşamba

Riva ve CKM

Wauuw.. 1 aydır yazmıyormuşum. Aslında baya gezdik tozduk, ama daha çok ev ziyaretleri ve alışveriş merkezi turları yaptık sanırım. Kış işte...

Fotoğraf makinasındaki resimleri indirdim bugün ve son aya baktığımda bahseceğim yer Riva olmalı diye düşündüm.

Riva, İstanbul'un Anadolu yakasında (Beykoz'a bağlı), Karadeniz'e kıyısı olan bir belde. Polonezköy'e giderken, sağa dönmeden düz devam ederseniz 20 dk sonra Riva'da oluyorsunuz. Riva merkez minnacık bi yer. Güzel kumlu bir plajı var. Ama deniz her zaman dalgalı, üstelik Riva ve civar koylarda deniz içindeki kuyular boğulma olaylarına debep oluyormuş.

Özellikle 3. köprü mevzuları sonrasında arazi fiyatları tavan yapmış. E İstanbul'a çok yakın, Doğu Karadeniz misali yemyeşil, havası denizle karışık yeşil kokusu...Daha n'olsun...Birçok ünlünün, hatta yabancıların arsa aldığı söyleniyor Riva'dan...

Acarkent gibi lüks ve manzaralı siteler var Riva yolunun iki yanında... Riva'ya girerken sağda Futbol Federasyonunun tesisi var, Milli Takımın kamp yaptığı.

Peki biz ne yaptık bir pazar günü Riva'da? Sıcak havalarda mangala gidenler olurmuş, ama biz hafif yağmurlu bir günde balık yemek için gittik ve çok memnun kaldık. Tam plajın solunda, derenin yanında bir balık restoranı var. Adı sanırım "İskele Restaurant"dı. Her pencereden deniz, dere.. bir su parçası görünüyor, süper bir yer... Balıklar, mezeler çok leziz, ilgi-alaka memnun ediciydi. Hava soğuk olduğundan biz yemekten sonra şehre döndük, ama güzel havalarda bütün bir öğleden sonra Riva'da geçirilebilir. Havası çarpıyo İstanbul'dan sonra, O2 sarhoşu yürüyüş yapmak güzel olur:)



Günün kalanını ev yakınlarında geçirdik. Bizim geleneksel sinema mekanımız olan Caddebostan Kültür Merkezi yani CKM'ye uğradık ve cadedeye yürüyüş yaptık.

CKM, Bağdat Caddesine yakın oturanların kurtarıcısı aslında. Sinema(AFM), tiyatro ve gösteriler, sergi, D&R ve Hayal Kahvesi var. Kahveni iç, filmini izle, çıkışta D&R'da takıl, acıktıysan yemeğini ye, eve dön. All in one, ama AVM'ler gibi kalabalık ve havasız değil. Sakin, ferah...

Tavsiye ederim...

25 Kasım 2009 Çarşamba

Moda Çay Bahçesi'nde bir pazar öğleden sonra...

Bu pazar, Murat'ın kardeşi Zeynep ve eşi Alper İstanbul'daydı. Zeynep'le Kadıköy'de küçük bir alışveriş turundan sonra, dördümüz buluşup Moda'ya gitmeye karar verdik.

Aslında fikir Zeyno'ya aitti. Liseyi Moda'da okuduğundan eski mekanında biraz gezdirdi bizi. Sonra da Anadolu yakasının en huzurlu yerlerinden Moda Çay Bahçesi'ne gittik.



Yiyip içtiklerinizin hesap ödenene kadar masadan alınmadığı, adisyon yerine masadaki kalıntılara bakılarak hesap çıkartılan yer, manzarası ile de bizi büyüledi. Menümüzde birer köpüklü kahve ve bol muhabbet vardı. Mekandan ayrılırken tam da güneş batıyordu. Güzel bir fotoğrafımız var sanırım o manzarada ama bilin bakalım hangi makinede? (Zeynooo...)




Moda Çay Bahçesi'ne sabah kahvaltısı için de gidebilirsiniz. Tost dışında alternatif yok diye biliyorum, ama dışarıdan yiyecek kabul ediyor olmaları seçenekleri epey çoğaltıyor. Bizim pazar günü yaptığımız gibi, Kadıköyden tramwayla nostaljik bir yolculuk ve kısa bir yürüyüşle gidibileceğiniz gibi, tüm yolu yaklaşık 20 dkda da yürüyebilirsiniz. Açık adres aşağıda...


Moda Çay Bahçesi
Adres: Ferit Tek Sok. No:7 Moda
Telefon: 0216 337 99 86

Bu güzel pazar gününün ardından, dün çok fena hastalandım, domuz gribi oldum sanırım...

Herkes kendine dikkat etsin...

(P.S. fotoğraflar panoramio.com ve negatif.com'dan...)

16 Kasım 2009 Pazartesi

Yeni dünyaya yolculuk...

Bugün canım sıkkın. Uzun zamandır cevap beklediğim bir firmadan olumsuz cevap geldi. Olumsuz da olsa bir cevap aldığıma mı sevinsem(!), tam da istediğim işin elimden uçup gittiğine mi üzülsem bilemedim. Karışık duygular...

Güzel şeylerden bahsetmem lazım bugün, kendimi iyi hissettiren, özgüvenimin üstüne cila çeken, ben neymişim dedirten... Buldum bile! Üstelik bir seyahat bu; bir yol, beni kendime tanıtan bir süreç... Bahsettiğim; 2004 yılında, henüz 20 yaşımdayken yaptığım Birleşik Devletler yolculuğu.

Henüz dokuz yaşımda bir çocukken, doktor olan babam San Diego'da bulunan California Universitesi'ne gitmiş, iki ay cerrahi bir teknik üzerine çalışmalar yapmıştı. Bu iki ay, yazlıkta (Altınova) olmama rağmen bana ve kardeşime çok uzun gelmişti. O yıl daha üç yaşında olan Ceren, babam Amerika'ya uçakla gittiğinden, gökyüzünde her uçak gördüğünde "babam geldi" diye basıyodu feryadı :) Neyse, sonunda babam geldi, anlattı….anlattı…; ve işte benim Amerika merakım o zaman başladı. Sakın öyle Amerikancı biri sanmayın beni, aksine özüme bağlıyımdır, vatanım-kültürüm kıymetlimdir.

İşte o yıllarda Ceylan kafasına koyar; bu Amerika ne menem bir şeydir, gitmeli görmeli der hep. Lise biter üniversiteye gidilir, Work&Travel diye bir şey varmış öğrenilir ve Ceylan yirmi yaşında kendini ilk kez bir uçakta, ilk kez yurtdışına ve yalnız olarak giderken bulur:) Kız başına??? Yalnız??? Amerika’ya??? Vay bee... (Kendimi pohpohluyorum; çünkü bugün gerçekten ihtiyacım var.)

Bu arada, bana bu fırsatı tanıyan babama milyon teşekkür etsem az; öyle bir güven verir ki o tüm çocuklarına (3 kardeşiz) beni ben yapan, Ceren’i Ceren, Ahmet’i Ahmet yapan işte o bence…




Üniversite 3’ün sonuna doğru, gidişim yaklaştıkça yavaş yavaş tüm dünyadan soyutlandığımı hatırlıyorum. Sanki gidicem de gelmicem bi daha :) Finallere çalışmadan girdim, hayatımdaki her şeyi ikinci plana attım, saçımı kestirdim... bla bla bla…Ve birgün kendimi Delta Airlines’ın koca bir uçağında, solumda spor kampına giden bir lise öğrencisi, sağımda nişanlı vizesi ile Amerika’ya evlenmeye giden bir kısa film yönetmeni ile New York’a uçarken buldum… Solumdaki çocuk üniversiteden mezun olmuşmudur bilmem ama sağımdaki yönetmen bu yıl Altın Portakal’ı kaptı: İnan Temelkuran!

Uzun bir yolculuğun ardından süzülerek indik JFK’ye… Pencereden gökdelenleri gördüğümde içimin nasıl kıpır kıpır olduğunu hatırlıyorum :) Uçaktaki üçlü JFK’de de ayrılmadık, transfer olana kadar beraberdik. İlk önce liseli çocuk bindi San Francisco uçağına, sonra ben bindim Virginia uçağına, en son da İnan Temelkuran binecekti, hatırlamıyorum nereyeydi yolculuğu…

Virginia’ya saat 20:30’da indim. Hava kararmak üzereydi. Bir hostel bulmuştum ama saat 21’e kadar check-in yapılıyordu ve havaalanı çıkışındaki siyahi renkli taksici asla yetişemeyeceğimi söyledi. Taksi durağında bir amca vardı, sağolsun aradı bile hosteli ama kimse cevap vermedi. Ben anlattım, ”Lakewright Hotel’e yazın çalışmak için geldim, ona yakın ucuz bir otelde kalayım bu gece, var mı öyle bir yer ?” :) Burada Allah’a şükretmem gerek sanırım, beni iyi insanlarla karşılaştırdığı için, şöför beni bir otoban otelinin resepsiyonuna bıraktı:)

Pansiyon desem yeridir kaldığım yer için. Otobanda, odaların hepsi dışarı bakan, CSI, NCIS…v.b. dizilerde cinayetlere sıkça mekan olan tarzda bir yer :) Bir gece için 55USD vermiştim cinsiyetini tam olarak anlayamadığım (çok kalın bir sesi, upuzun takma tırnakları vardı) resepsiyon görevlisine; odaya girmiş, kocaman bavulumu kapıya dayamış ve hüngür ciyak ağlamıştım…Kimseyi arayamamıştım saat farkından, güvende hissetmemiştim kendimi, kafamda bir sürü soru…Ama fotoğraf çekmeyi de ihmal etmemişim…İşte bir kare o geceden…





Ayın karanlık yüzü bana dönüktü o gece, ama bir de aydınlık yüzü vardı arkasında, böye duygularla koydum başımı yastığa bilmediğim bir memlekette, yalnız başıma…

11 Kasım 2009 Çarşamba

Çeşme'de 3 gün nasıl geçer?

Çeşmeyi genelde İzmirlilerden dinleriz, bayıla bayıla anlatılır hep... Bodrum'dan sonra ikinci milli tatil adresimiz olmuştur magazin programlarına göre...

Biz bu yaz ilk defa gittik Çeşme'ye... İnternetten topladığımız bilgiler ve birkaç dost tavsiyesi ile çok keyifli üç gün geçirdik...Hiç sıkılmadık; ama bir gün daha kalsaydık da demedik. Bakın neler yaptık:



Yola bizim yazlıktan, daha önce bir yazımda bahsettiğim Altınova'dan çıktık bizimkilerin arabasıyla. Sabah 7de çıktık, üç saat sürdü, önce İzmir sonra Çeşme. İzmir'den sonrası malum otoban. Yel değirmenleri eşliğinde vardık Çeşme merkeze ve hemen patlattık birer kumru kahvaltı niyetine:) İnternetten ucuz bir pansiyonda yer ayırtmıştım (Gülce Pansiyon), günlüğü 50TLden girişimizi yaptık. Sonra ver elini Ilıca...

Ilıca, Çeşme yarımadasının güneyinde inanılmaz bir kumsalı ve sahil kenarında hayalimdeki evleri bulunduran tapılası yer... Sheraton Çeşme de Ilıca kumsalında bulunuyor. Gerçekten Maldives, Seychelles falan halt etmiş...Canım toprağımda yok yok gerçekten, her türlü güzellik var. Upuzun kumsalda, isterseniz serilin kumlara, isterseniz şemsiye veya şezlong kiralayın. Cafeler de var, susuzluğunu veya açlığınız için...Biz akşama kadar yüzdük, güneşlendik, eğlendik... Sonra Kumrucu Şevki'de patlattık birer kumru daha, istikamet Alaçatı...

Alaçatı'nın merkezine gittik, sörf yapılan deniz kıyısına değil. Merkezde çok hoş eski taş yapılar, daracık sokaklar, küçük butikler ve restoranlar var. Gezdik tozduk, yorulduk attık kendimizi bir masaya, gelsin rakı ve balık ... Her zevke göre yemek bulmak mümkün; şarapevi de var rakı-balık da, pastane de var kumrucu da...Çok yorulduk bu deli dolu günde ve kendimizi pansiyonda bulduk akabinde...

Ertesi gün, Çeşme'de kahvaltıdan sonra Sole Mare'ye gittik. Sole Mare, Boyalık koyunda bir beach club. Biz haftaiçi gittiğimizden kalabalık değildi. Öyle fahiş fiyatlar da ödemedik. Tüm günümüzü orda geçirdik ve çok keyif aldık. Denizi, hizmeti, temizliği bir numaraydı. Aynı koyda pek çok tesis var, ama bir daha gitsem yine Sole Mare'yi tercih ederim.

Aynı günün akşamında, tavsiye üzerine Dalyan koyunda balık yemeye Sülo'nun Yeri'ne gittik. Sakin bir balıkçı koyunda yedik içtik. Çupramıza, kabak çiçeği dolmasından deniz börülcesine, çeşit çeşit meze eşlik etti. Garsonumuzun ilgisinden, balığın ve mezelerin lezzetinden, manzara ve ortamdan çoook memnun kaldık. Kesinlikle tavsiye ederim. İkinci günü de böylece bitirdik.

Üçüncü günü tekne turuna ayırdık. Çeşme merkezde, sahildeki Şevkat Cafe'de kahvaltımızı edip, Saint Mary adlı yelkenli teknemiz ile açıldık maviliklere. En güzel tekneyi özenle seçtiğimizden, en küçük ve sakin (müziksiz) tekne olsun istedik, memnun kaldık. Koylarda yüzdük, sallanan teknenin keyfini çıkara çıkara kitap okuduk, güneşlendik, Murat tekneden sulara atladı çocuklar gibi eğlendi, kısaca attık yorgunlukları Ege denizine hafifledik:) Dönüşte Ege'yi avucunun içi gibi bildiğini iddia eden kaptanımız ve miçoları :), kapattılar motorları, açtılar yelkenleri ve bize çok hoş bir deneyim yaşattılar. Salına salına, rüzgarı arkamıza alarak döndük Çeşme limanına...Akşam 6 gibi indik tekneden ve böyle bitti üç günümüz. Arabaya atladığımız gibi Altınova'ya döndük.

Dönerken kritik yaptık Murat'la... Üç gün gibi gelmedi bize, sanki daha uzundu dedik, çok dinlendik ve eğlendik dedik...Ya bu Çeşme'de birşey var ya da öyle güzel planladık ve şansımız da öyle yaver gitti ki herşey mükemmele yakındı. Herkese böylesi tatiller diliyor, Çeşme'ye ilk kez gidecekler için naçizane önerilerimi yazmak istiyorum:

1. Arabasız sakın gitmeyin, giderseniz hemen kiralayın.
2. Yaz aylarında haftasonları kalabalık oluyormuş, biz haftaiçi gittik.
3. Birkaç arkadaşımız 4-5 yıldızlı otellerde beklediklerini bulamadı, biz pansiyonda kaldık, beklentimiz düşük olduğundan heralde mutsuz olmadık.

İşte Ceylan'dan Çeşme yorumları....

Bir pazar günü Polonezköy...

Vee yine güneşli bir gün etkinliği:)

Evet geçen pazar, arkadaşlarımız Tolga ve Merve ile Polonezköy'deydik. Cuma akşamı tesadüfen Cevahir AVM'de İstanbul Devlet Tiyatrosunun bir oyununda karşılaştık. Onlar çoktan yapmışlardır gezi planlarını, biz de bu hoş tesadüf ile eklendik onlara ve düştük pazar günü yollara...


Polonezköy'e geçen yıl da başka arkadaşlarımızla gitmiştik bir kış günü. Brunch yapıp, Country Club'ı keşfetmiştik. Bu pazar da Tolga ile Merve'ye keşfimizi gösterdik, beğendirdik:) Öğleni geçmişti vardığımızda Polonezköy'e... Direkt Country Club'a gittik. Güzel havada doğa dostu, keyifli bir gezintiden sonra, mangal ve sohbet tabii ki:)

Bilmeyenler için kısaca Polonezköy ve Country Club'tan bahsedeyim.

Polonezköy, Adampol olarak da bilinen İstanbul'a yakın, Polonyalılar tarafından kurulmuş, doğa ile içiçe bir köy aslında..., 1994 yılında tabiat parkı olarak ilan edilmiş. Kirazı meşhur, hatta her yıl Haziran ayında kiraz şenlikleri yapılıyor. İstanbullular için bir arka bahçe olan Polonezköy'e kahvaltı etmek, doğa ile başbaşa bir yemek yemek, temiz hava solumak, piknik yapmak için gidilebilir.

Country Club ise, Piknik Park olarak da biliniyor. İçinde hayvanat bahçesi misali, doğal ortamında barındırılan türlü türlü hayvanın yaşadığı, orta boy bir gölü olan, ağaçlarla çevrili, kendin pişir kendin ye usulü mangal keyfi yapılabilen, bungalov tarzı şirin evlerinde konaklamaya müsait bir mekan...Hastasıyım:) Buranın en güzel yanı, hayvanların özgürce yanınızdan geçip gidiyor olması:) Mesela siz yemek yerken yanınızdan inanılmaz güzel renkli bir tavuskuşu geçebilir:) Bir avantajı da girişte ücretini ödediğiniz biletleri mangal alışverişinde gösterdiğinizde hesaptan düşüyor olmaları. Giriş biletleri çocuklar için çok daha düşük, yetişkinlerde ise 10TL. Detaylar web sitesinde...

Haftasonunda şehirden kopmak isteyenler için iyi bir alternatif Polonezköy, tavsiye ederim:)

Kayra Restoran Haftası @ Nişantaşı

İstanbul'un kendine has tarzı olan semtlerinden biri olan Nişantaşı, yine bir etkinliğe ev sahipliği yapıyor. Biz de bu cumartesi yazdan kalma bir günde öğle vakti Nişantaşı'ndaydık.

16 Kasım'a kadar Nişantaşı'nda etkinlik üyesi birçok restoranda, leziz şaraplar eşliğinde, ağzınıza layık yemekleri uygun fiyata tadabiliyorsunuz. Etkinlik üyesi restoranları girişlerinde bulunan etkinlik logosundan tanıyabileceğiniz gibi, etkinlik web sitesinden de inceleyebilirsiniz.

Yurtdışında bazı büyük metropollerde de uygulanan "restoran haftası" etkinliği, gastronomik bir buluşma ortamı sağlıyor ve insanları iyi yemek ve iyi şarap eşliğinde keyifli sohbetlerin içine bırakıyor. Öğlen yemeğinde iki, akşam yemeğinde ise bir mönü alternatifi var. Mönü fiyatları 20TL(3 çeşit yemek+1 kadeh şarap) ve 40TL(3 çeşit yemek+2 kadeh şarap). Detaylar web sitesinde...

Biz de bu cumartesini işte böyle keyifli geçirdik. Kocacım Murat ve kuzen Gülşah ile Nişantaşı'nda buluştuk, biraz yürüyüşün ardından daha önce hiç bulunmadığımız bir mekan olan Zazie'de öğlen yemeği yedik. Şenay Düdek Zazie'yi iki yıl önce keşfetmiş ve Milliyet'teki köşesinde yer vermiş bile... O yüzden ben detaylara girmiyorum:)

Hala beş gün var etkinliğin sona ermesine. Ne duruyorsunuz bir öğlen uğrayın Nişantaşı'na veya bir rezervasyon yaptırın akşama...


20 Ekim 2009 Salı

Paintball ne eğlenceliymiş!

Geçtiğimiz cumartesi Kilyos yollarındaydık. Murat'ın iş yerinin organizasyonu ile Kilyos'ta bulunan Akay Paintball'a gittik, çok eğlendik.

Avrupa yakasında Levent-Maslak üzerinden bir otobüs insan düştük Kilyos yollarına... Sevimli şöförümüz Deniz, bizi uçurdu Kilyos'a sağolsun:) Beşiktaş'tan yaklaşık 40 dk sürdü gidişimiz.

Yolculuk keyifliydi. Ormanın içinde kıvrılan yollarda, muhabbet eşliğinde vardık farkına bile varmadan. Daha önce Solar Beach'e yüzmeye giderken de bu yolu kullanmıştık. Yol üzerinde piknik ve kendin pişir kendin ye tesisleri de var. Akay Painball'a, Kilyos Mezarlığı'nın kapısının tam karşısındaki toprak yoldan ulaşılıyor. Araba ile ulaşım rahat, park yeri sorunu mu? O da ne? Her yer çayır çimen:)

Paintball, Hollywood filmlerinden aklımda kaldığı kadarı ile renkli boya dolu minik topların-mermilerin özel silahlarla rakip takım oyuncularına sıkıldığı bir mücadeleydi. Biraz maskülen gibi gelse de, izlediğim filmde bir kız da oynuyordu ve renkli toplar beni de paintballa çekmişti açıkçası... Kilyos'ta ortam ve hava şartları başta yüzümü buruştursa ve toplarımızda sadece turuncu boya olsa da iki farklı rakiple oynadığımız oyunlardan, özellikle ikincisinden çok zevk aldım.

Bir önceki günden kalan yerdeki çamurlara, silahın ağırlığına ve arada bir takılmasına, gözlüklerimin sürekli buğulanmasına ve hakemlerin etkisizliğine rağmen güzel bir cumartesi geçirdik. Pazar günümüz ise rezaletti, vücudumdaki tüm kaslar sızım sızım sızladı tüm gün.
Son olarak; paintballu açık havada vakit geçirmeyi seven tüm sportif ve içindeki çocuğu oldürmemiş yetişkinlere öneriyorum.

Tavsiye edebileceklerim ise;
1. Boynunuzu ve başınızı korumak için bir bere ve bir şal-fular alın. Verdikleri şapka yetersiz kalıyor.
2. Eski bir bot veya boğazlı bir spor ayakkabı tercih edin. Ayakkabı çok kirleniyor.
3. Oyun sırasında içinize giymek için bir sweatshirt-tshirt ve bir eşofman altı bulundurun.
4. Yağmur sonrasında gitmeseniz iyi olur:)
5. Gitmeden önce mutlaka rezervasyon yaptırın.

Renkli eğlenceler:)





















17 Ekim 2009 Cumartesi

Yaz tatillerimin değişmez mekanı: Altınova!

Kendimi bildim bileli her yaz Altınova’ya gideriz. Rakı Balık Ayvalık üçlüsünün kapsama alanına giren Altınova, hiç görmediğim Ahmet Dedem’in ailemize bir armağanı aslında. Onun yıllar önce yaptığı bir yatırım, her yaz ailemizin unutulmaz anılarının yegane mekanı… Nur içinde yatsın dedem benim...

Altınova, bereketli topraklar üzerine kurulu bir belde… İzmir ile Balıkesir sınırında Balıkesir tarafında yer alıyor. Hatta İzmir ile Balıkesir’i birbirinden ayıran Altınova Çayı bizim evimizden sadece birkaç km ileride denizle buluşuyor. İzmir’e 1.5 saat, Ayvalık’a 20 dk uzaklıkta. Tam karşında, yaklaşık 12 deniz mili açıkta Yunan adası Midilli bulunuyor. Gece karşı kıyıdaki ışıkları çok net görebiliyorsunuz, sanki bağırsanız sesinizi duyacaklar. İnsan anakaraya bu kadar yakın olan bir adanın hangi mantık çerçevesinde başka bir ülkeye ait olduğuna akıl erdiremiyor.

İşte bizim yazlık Altınova’da... Neler neler yaşandı o sitede… Eminim çocukluk yazlarını yazlık evlerde geçirenlerin hepsi anlıyordur beni…insanı gülümseten anılar şimdi hepsi... annem babam, babannem, halalarım, kuzenlerim, kardeşlerim, oradan buradan bulduğumuz yazlık evcillerimiz :P ile geçen güzel, çiçek kokulu, hafif rüzgarlı Altınova yazları:) Ekilen dikilen çiçekler, sürekli çim biçmeler, babamın bitmez tükenmez tamirat-boya işleri, "öğle uykusu şart mı , dondurmalı meyve salatası yapsak?" önermeleri, çamurdan pastalar, boncuktan dizilen bileklileri kaldırımda satmaya çalışmalar, küsmeler-barışmalar, uykumuz gelsin diye siteyi koşarak turlamalar, banyo sırası uğruna yapılan kavgalar, ilk iki tekerlekli bisiklet sürüşler, ilk kolluksuz yüzmeler, sebat tur korkusu, teras hayallerimiz, Bon Jovi eşliğinde yıldız kaydırmaca, kara kaplumbağasını denizde yüzdürmece,... daha kimbilir neler… bu liste uzar gider. Kısaca çok şey demek benim için Altınova. Ama sizin için somut özelliklerinden biraz bahsedeyim…

Altınova İstanbul’dan araba ile yaklaşık 7-8 saat sürüyor. Otobüs firmalarının çoğu götürüyor: Kamil Koç, Metro, Varan, Pamukkale… İzmir’den ise Sebat Tur 2 saatte getiriyor. İstanbul’dan gelirken; Topçular’dan Yalova’ya feribotla geçip, Bursa Balıkesir yolu üzerinden denize ulaşıyoruz. Edremit kavşağından güneye kıvrılıp Ayvalık’a doğru ilerliyoruz. Ayvalık’tan 16 km sonra sağ tarafta Altınova… Altınova merkezi denizden 2 km içeride, yazlık evlere Sahil Siteleri oklarını takip ederek ulaşıyoruz. Arabanız yoksa belediye otobüsleri 30dk-1 saat ara ile sahile indiriyor, taksi de var ayrıca.

Altınova’nın denizi çok güzeldir. Ne bayar sığlıktan insanı, bi yüzsek artık dersin; ne de ayakların kuma basmayı özler yüzerken. Çok kararındadır derinliği suların. Sahili ince kumdan oluşur. Düz bir ovadır adından da anlaşılacağı gibi ve deniz ile kıyı aynı seviyededir. Hatta her sene deniz biraz daha üstümüze geldiğinden “Yakında bizim evler yalı olacak be yav” der gülüşürüz her yaz:) İklimi tam Ege iklimidir, asla bayılmazsınız sıcaktan, hep tatlı bir rüzgar okşar saçınızı. Biz küçükken o okşamaların tokata dönüştüğü dönemleri hatırlar güleriz arada. Ketçap sıktığınızda yanınızdakinin tabağına gittiği, tabağınızı boş bıraktığınızda havalandığı dönemler yaşanmıştır:) Artık eskisi gibi olmuyor, iklimlerin değiştiği gerçeğine basit bir örnek... Sezonu Haziran'da açılır. 19 Mayıs'ta denize girilebilen yerlerden değildir. Eylül ayının çok güzel olduğu rivayet edilse de, bize daha nasip olmamıştır.


Altınova’nın bereketli topraklarına her türlü sebze meyve yetişir. Hatta her hanenin bir tarlacı teyze-amca takıntısı vardır. Biber illa x Teyze’nin tarlasından, domates y Amca’nınkinden alınır. Organik mi organik… Pamuk ve patates çok yetişir. Öyle ki patates böceğinin ne olduğunu Altınovalılar bilir:) Zeytin ve zeytinyağından bahsetmeme gerek yoktur herhalde…Altınova’dan getirdiğimiz zeytin yağını Komili zeytin yağının yanına koyduk ve koptuk resmen. Evdeki yağ, Altınova yağının yanında ayçiçeği yağı gibi kaldı renginden ötürü:)

Altınova’da öyle 4-5 yıldızlı otel yoktur. Tatilciler yazlık evleri tercih eder genellikle. Kendi evi olmayanlar bir haftadan bir sezona kadar yazlık evleri uygun fiyatlara kiralayabilirler. Sitelerin bekçileri kiralık evlerle ilgili bilgi sahibidir. Çok fazla site olduğundan, plansız bile gitseniz illaki bir ev bulursunuz. Bunlar dışında 3-4 tane pansiyon vardır. Kocacım Murat dahil bizim ailenin kızlarına tutulanlar, illaki birkaç gece konaklamıştır bu pansiyonlarda; malum yaz uzun, göz görmek ister …

Altınova merkezde Çarşamba günleri Pazar kurulur. Taze sebze meyveyi direkt üreticilerinden bulabilirsiniz. Sahil sitelerinin merkezinde Tansaş bulunur. Alışveriş buradan yapılır. Akşam 7’den sonra akşam pazarı kurulur. Tekstilden kitaba, terlikten ev eşyasına her şeyin bulunduğu pazar, bir akşam eğlencesidir. Çünkü akşamları Altınova’da yapılacak başka bir aktivite yoktur. Öyle gece kulübü, disco falan aramayın boş yere… Burası huzurlu ve sessiz bir tatil beldesi… Akşam yemeğinden sonra bir çok balkondan okey taşı şakırtıları gelir. Bazıları akşam yürüyüşüne çıkar, dondurma yer, bazıları da akşam pazarına gider. Denizle, bahçeyle geçen günlerin akşamları da böyle geçer bizde…

Altınova’ya özel bir yemek bilmiyorum; ama sadece Altınova’da yediğim, çarşıda küçük arabalarda satılan börek bir Altınova klasiğidir. Genelde kamyoncular kahvesi tabir edilen otogarın yanındaki kahvenin önünde olur börek arabası. Sıcak ve yağlı kıymalı bir börek kankırmızı çay eşliğinde yenir ve uzaklardan gelen misafirler beklenir garda.

Altınova’ya en yakın gezilebilecek yerler; Ayvalık ve Dikili. İkisinde de yapılacak bir sürü şey var, birer gün geçirilebilir rahatlıkla. Üstelik günlük tekne turlarına da katılınabilir. Ayvalık’a sürekli minibüs var Altınova merkezden. Tarih ve arkeoloji sevenler Bergama'ya gidip antik kenti gezebilir. Bu yolculuk da arabayla 45 dk sürer.

Altınova’da benim en sevdiğim şeyler; güneşin batışı, havasının güzelliği, insanı asla terletmeyen tatlı sert rüzgarıdır… Ve tabi canım ailemle birlikte olmak…

İşte benim kalemimden kısaca Altınova…

14 Ekim 2009 Çarşamba

Konya içinde değil, yeşil içinde Konya'm!


Hala bu sloganı kullanıyor mu belediye bilemem; ama hayatımın Konya'da geçen döneminde başımı çevirdiğim yerde bu yazıyı okur ve "ne güzel ya" diye düşünürdüm hep:)

En güzeli, gezdiğim yerler ile ilgili yazmaya memleketim Konya'dan başlamak diye düşündüm. Çok vefalıyımdır.

1995 yılında ben 11 yaşımdayken taşındık bu güzel şehre. İçinde yaşarken pek farketmesem de güzelliğini, çok özlerim hep; kim bilir belki şehrin kendisinden, belki ordaki geçmişimden veya ailemin orda oluşundan...

Herneyse, Konya bilindiği gibi Anadolu'nun göbeğinde, ülkemin en geniş şehri, tahıl ambarı... Taa tarih öncesi döneme ait buluntulara rastlanabilen Konya, Anadolu Selçuklular ve sonra Karamanoğulları beyliğine başkentlik yapmış. Bu nedenle birçoklarının ilgisini çekebilecek tarihi yapı-yere ev sahipliği yapıyor. Bunların en bilineni, tarihi olmasının yanında felsefi bir önemi olan düşünür Mevlana Celalettin Rumi'nin Konya'da yaşamış olması ve ebedi ikametgahının da Konya'da bulunması.

Konya bir büyükşehir; Meram, Selçuklu ve Karatay olmak üzere üç belediyeden oluşuyor. Tarım kadar sanayi de son yıllarda inanılmaz ilerledi. Aynı zamanda bir üniversite şehri...

Gelelim ben Konya'ya nasıl giderim, gidince ne yaparım ve size ne tavsiye ederime...

İstanbul'dan Konya'ya tren, otobüs veya uçakla gidebilirsiniz. Ben genelde otobüsle gitsem de, işli olduğum dönemde paraya kıyıp uçakla gittiğim olmuştur (45dk sürer). Ne yazık ki sadece THY'nın uçuşu olduğundan, bilet fiyatları en son 200 TL'lerde uçuyordu. Bohemliğimin doruk noktalara ulaştığı dönemlerde treni seçtiğim de olmuştur (12 saat sürer). Tren bileri 30 TL civarında, Meram Expresi direkt Konya'ya gider. Bir de Konya'dan geçip doğu'ya veya güneye giden trenler var; ama en iyisi Meram'dır. Otobüs yolculuğu ise Ulusoy, Metro, Özkaymak, Kontur, Konset v.b. firmalar ile 8-9 saat sürer ve 50 TL ücretlidir. Ben genelde yerel bir firma olan Özkaymak'ı tercih ederim. Konset'le de gittim gayet başarılı. Ulusoy zaten standart bir kaliteye sahiptir herhalde(!)...(en son kardeşim 12 saatte gitti, bilemiyorum...) Araba ile gidildiğinde, arabayı babam veya eşim kullanıyorsa 6,5 saate kadar indiği görülmüştür. Yolun Ankara'ya kadar olan kısmı otoyol, Ankara-Konya arası yolun ise tamamı çift yoldur (ama yol çalışması hiç bitmez, illa 20-30 km tek şerit gidilir).

Konya'ya geldik. E nerde kalıcaz? Ben ve bana takılanlar rahat, diğerleri turistik bir bölge olduğundan kaliteli otel bulmakta zorlanmaz. Şehrin yaklaşık 15 km dışında Rixos var, 25 katlı kocaman güzel bir oteldir kendisi.Ama çok şehir dışındadır. İlla 5 yıldız istiyorum diyenlere Dedeman'ı tavsiye ederim, merkeze çok daha yakındır. 5 yıldızlılar dışında Özkaymak Otel, Bera Otel gibi oteller bulunur. Özkaymak'ı bilmiyorum ama Bera'da alkol alınmıyordu sanırım:) Bunlar dışında çok daha ucuza konaklanabilen Öğretmenevi, Orduevi ve Hekimevi gibi opsiyonlar var tabi...

Gittik, akşam için bir barınak da bulduk, karnımızı doyuralım. Genel olarak etliekmek olarak bilinen pidesi yenmeden olmaz. Etliekmek, bir nevi kıymalı açık, ince pide. Eğer kıyma yerine kuşbaşının bıçakla inceltilmiş hali kullanılırsa bıçakarası olur. Eğer kıymaya peynir karışırsa mevlana olur. Hepsine bayılırım afiyetle yerim:) Bir de saçarası veya saç böreği denen bir hamurişi vardır. Hamur yufka gibi açılır, içine kıymalı, peynirli, sucuklu, pırasalı, patatesli...iç konur, yarım daire olacak şekilde kapatılıp saç üstünde pişirilir. Yengem yapar ben yerim, pırasalısına hastayım:) Tandır kebabı vardır, kuzu eti yumuşacık pişirilir tandırda, yağlı olur, güzeldir de benim aram yoktur pek. Bamya çorbası yine geleneksel mutfağımızın baş köşesinde olup benim haz etmediğim bir lezzettir, malum yağlıdır genelde:) Tabi sadece bunlar değil, bana bile kısmet olmayan bir sürü yemek var. Ama höşmerimden bahsetmeden geçemem. Bilinenden farklı olarak bizde höşmerim kaymakla unun iyice kavrulması sonrasında üzerine bal dökülerek yenen, yine yengemin her gidişimde yaptığı, 3 kaşıktan fazlası adamı bayıltan mükemmel bişidir:) Son olarak düğün yemeğinden bahsedeceğim ama bunun detaylarına sonra inmeliyim, malum kendisi Pazar sabahlarımızın yegane eğlencesidir, herkese de nasip olmaaaz:) Pilavlı, çorbalı, etli, tatlılı bir sofrayı pazar sabahı 9 ila 11 arası, “buyur”, “yiyin” ve askere gitmeyen erkeklere “oğlum sen askere gitcen, yi” komutları ile mideye indirmekten ibaret sanmayın, çok keyiflidir:)


Karnımız da doyduğuna göre biraz da gezelim. Konya'nın göbeğinde Alaattin Tepesi vardır. Malum dümdüzdür Konya, ne bir yokuş ne bir iniş...Babannem derki "eskiden Alaattin dımdızlak ortalıktaydı, heryerden bakınca görülürdü." Şimdilerde yükselen binalar ve enine boyuna genişleyen şehir nedeni ile heryerden görünmese de şehrin merkezi hala… Alaattin Tepesi’nin etrafında biryerdeyseniz Mevlana, Zafer Meydanı, Atatürk Anıtı, Form, Fuar gibi yerlere yakınsınızdır. Mevlana Müzesi, Alaattin Cami, İnce Minare Müzesi, Taş ve Ahşap Eserler Müzesi, Çini Eserler Müzesi v.b. yerleri gezebilirsiniz. Hatta bir tarihseverseniz gezilebilecek çok sayıda yer vardır. Bakınız: http://www.kultur.gov.tr/

Gitmeden birkaç hatıra almak isteyenler Mevlana yolundan alışveriş yapabilirler. Ben son gittiğimde Sırçalı Sanat’ın mağazasından bir biblo aldım ve salonumun baş köşesine koydum. Kimse kısıtlı vaktini bir AVM’de öldürmek istemese de... alışveriş merkezi tutkunları için ise adres Kule Site, tramvay ile gidilebilen klasik bir AVM.

Şimdi biraz merkezden uzaklaşıp kafamızı dinleyelim yahu… Şöyle yeşillik olsun, biraz şırıltı, biraz da çitlek. Eveettt Meram’a gidiyoruz, hani şu “yer ki Meram Bağıdır” der Sezen şarkısında, işte oraya… Meram Aydın Çavuş’ta dere kenarında etliekmek yemek, saç böreği yemek, çay içerek çekirdek çitlemek mümkün… Ben pek severim:)

Bu yazıda Konya’ya bir girdik çıktık. Ama asıl anlatılması gereken; adetleri, dili, genel anlamda kültürü Konya’nın. Şimdiye dek öğrenebildiğim kadarını vakit buldukça yazarım. Ve tabii diğer gezdiğim ve gezmeyi planladığım İvriz, Çatahöyük, Mevlana ve çevresi, Kapı Cami ve çevresi v.b. yerlerin de detaylarına girmek gerek. Anlatacak çok şey var…

9 Ekim 2009 Cuma


Kimse Okumazsa Ben Okurum:)

Ayse Arman'ın bir kitabı vardı: "Kimse okumazsa ben okurum!" diye...
O misal başlıyorum ben de yazmaya; ama bir yandan da tedirgin miyim ne bu durumdan :/

Neyse ben bir başlayayım da, en azından aklımın çekmecelerindeki dosyalar bir düzene girsin...

Adından da anlaşılacağı gibi, bu bir yol blogu...
Gezdiklerim; gezerken gördüklerim, yediklerim, duyduklarım, kokladıklarım, dokunduklarım ve hissettiklerimle ilgili...

Sürekli olması ve bana yeni yerler kesfetmek adına şevk vermesi dileğiyle...

Haydi bakalım vira :)