16 Kasım 2009 Pazartesi

Yeni dünyaya yolculuk...

Bugün canım sıkkın. Uzun zamandır cevap beklediğim bir firmadan olumsuz cevap geldi. Olumsuz da olsa bir cevap aldığıma mı sevinsem(!), tam da istediğim işin elimden uçup gittiğine mi üzülsem bilemedim. Karışık duygular...

Güzel şeylerden bahsetmem lazım bugün, kendimi iyi hissettiren, özgüvenimin üstüne cila çeken, ben neymişim dedirten... Buldum bile! Üstelik bir seyahat bu; bir yol, beni kendime tanıtan bir süreç... Bahsettiğim; 2004 yılında, henüz 20 yaşımdayken yaptığım Birleşik Devletler yolculuğu.

Henüz dokuz yaşımda bir çocukken, doktor olan babam San Diego'da bulunan California Universitesi'ne gitmiş, iki ay cerrahi bir teknik üzerine çalışmalar yapmıştı. Bu iki ay, yazlıkta (Altınova) olmama rağmen bana ve kardeşime çok uzun gelmişti. O yıl daha üç yaşında olan Ceren, babam Amerika'ya uçakla gittiğinden, gökyüzünde her uçak gördüğünde "babam geldi" diye basıyodu feryadı :) Neyse, sonunda babam geldi, anlattı….anlattı…; ve işte benim Amerika merakım o zaman başladı. Sakın öyle Amerikancı biri sanmayın beni, aksine özüme bağlıyımdır, vatanım-kültürüm kıymetlimdir.

İşte o yıllarda Ceylan kafasına koyar; bu Amerika ne menem bir şeydir, gitmeli görmeli der hep. Lise biter üniversiteye gidilir, Work&Travel diye bir şey varmış öğrenilir ve Ceylan yirmi yaşında kendini ilk kez bir uçakta, ilk kez yurtdışına ve yalnız olarak giderken bulur:) Kız başına??? Yalnız??? Amerika’ya??? Vay bee... (Kendimi pohpohluyorum; çünkü bugün gerçekten ihtiyacım var.)

Bu arada, bana bu fırsatı tanıyan babama milyon teşekkür etsem az; öyle bir güven verir ki o tüm çocuklarına (3 kardeşiz) beni ben yapan, Ceren’i Ceren, Ahmet’i Ahmet yapan işte o bence…




Üniversite 3’ün sonuna doğru, gidişim yaklaştıkça yavaş yavaş tüm dünyadan soyutlandığımı hatırlıyorum. Sanki gidicem de gelmicem bi daha :) Finallere çalışmadan girdim, hayatımdaki her şeyi ikinci plana attım, saçımı kestirdim... bla bla bla…Ve birgün kendimi Delta Airlines’ın koca bir uçağında, solumda spor kampına giden bir lise öğrencisi, sağımda nişanlı vizesi ile Amerika’ya evlenmeye giden bir kısa film yönetmeni ile New York’a uçarken buldum… Solumdaki çocuk üniversiteden mezun olmuşmudur bilmem ama sağımdaki yönetmen bu yıl Altın Portakal’ı kaptı: İnan Temelkuran!

Uzun bir yolculuğun ardından süzülerek indik JFK’ye… Pencereden gökdelenleri gördüğümde içimin nasıl kıpır kıpır olduğunu hatırlıyorum :) Uçaktaki üçlü JFK’de de ayrılmadık, transfer olana kadar beraberdik. İlk önce liseli çocuk bindi San Francisco uçağına, sonra ben bindim Virginia uçağına, en son da İnan Temelkuran binecekti, hatırlamıyorum nereyeydi yolculuğu…

Virginia’ya saat 20:30’da indim. Hava kararmak üzereydi. Bir hostel bulmuştum ama saat 21’e kadar check-in yapılıyordu ve havaalanı çıkışındaki siyahi renkli taksici asla yetişemeyeceğimi söyledi. Taksi durağında bir amca vardı, sağolsun aradı bile hosteli ama kimse cevap vermedi. Ben anlattım, ”Lakewright Hotel’e yazın çalışmak için geldim, ona yakın ucuz bir otelde kalayım bu gece, var mı öyle bir yer ?” :) Burada Allah’a şükretmem gerek sanırım, beni iyi insanlarla karşılaştırdığı için, şöför beni bir otoban otelinin resepsiyonuna bıraktı:)

Pansiyon desem yeridir kaldığım yer için. Otobanda, odaların hepsi dışarı bakan, CSI, NCIS…v.b. dizilerde cinayetlere sıkça mekan olan tarzda bir yer :) Bir gece için 55USD vermiştim cinsiyetini tam olarak anlayamadığım (çok kalın bir sesi, upuzun takma tırnakları vardı) resepsiyon görevlisine; odaya girmiş, kocaman bavulumu kapıya dayamış ve hüngür ciyak ağlamıştım…Kimseyi arayamamıştım saat farkından, güvende hissetmemiştim kendimi, kafamda bir sürü soru…Ama fotoğraf çekmeyi de ihmal etmemişim…İşte bir kare o geceden…





Ayın karanlık yüzü bana dönüktü o gece, ama bir de aydınlık yüzü vardı arkasında, böye duygularla koydum başımı yastığa bilmediğim bir memlekette, yalnız başıma…

0 yorum:

Yorum Gönder