Süreyya Operası'nda La Traviata...


Geçen gün Kadıköy'de klasik cuma günü takılmacamı yaparken, bir de baktım solumda Süreyya Operası, daldım içeri. Ne var ne yok bakındım, konser, oyun, v.s. Gözüme "La Traviata" ilişti. Bir kez, yedi yıl önce, AKM'de arkadaşımın yakın arkadaşı opera oyuncularından biri olduğundan en önde izlemiştik "La Boheme"i... Konusunu şu an hatırlayamasam da, sahneden ve kostümlerden etkilenmiştim. Sisli bir sahnede, dumanlar kaplamıştı salonu, sanki ben de oynuyormuşum gibi hissetmiş, müziğe kaptırmıştım kendimi. İşte bu hisler içinde, dedim ki Murat da yaşasın bu deneyimi. La Traviata'nın modern bir yorumu olarak sunulan opera için, Murat'ın telefondaki off poffları arasında aldım iki bilet:)

Ne mi oldu?

Ben modern yorumu tutmadım sanırım. "Sen ne anlarsın" deseniz yeridir. Ama ne biliyim, AKM'deki oyunla kıyasladığımda, Verdi'nin 19. yy da bestelediği o zamanlara geri dönüşü yaşamadım. Oyunu ve müzüği yaratan kişinin gözüyle bakamadım modern sahne ve kostümlerle oyuna...AKM tekrar açılana ve ben La Traviata'nın konusunu unutana kadar tekrar operaya gitmem herhalde:) Bir yedi yıl daha...:)

Ama siz gidin, fikir sahibi olun... Üstelik sinemadan ucuz ve devlet opera balesinin gelişmek için desteğe ihtiyacı var...

İyi seyirler...

Privato Cafe @ Galata ve Eski Beyrut


Bu cuma malum yılbaşı toplaşmaları maksatlı, Murat'ın işyerinden arkadaşlarıyla Galata'daydık. Ben ilk kez gittim Galata'ya, valla bilsem daha önce giderdim. Gece atmosfer muazzamdı, ışıltılı bir meydan, ufak cafe-bistrolar, içinde şaraplarını yudumlayan Türkü yabancısı insanlar, Beyoğlu'na yakın...Daha n'olsun...

Bizim Galata mekanımız "Privato Cafe"ydi. Çingeneler Gecesi adı altında, açık büfe mezeler, sınırsız içki, sıcak olarak da köfte ve tavuk vardı. Şarkılar türküler, göbek halay karışımı, kadeh tokuşturmaları, kahkahalarla dolu hoş bir akşamdı.

Mekanı 12 gibi terk ederken, dedik bu gece böyle bitmeeezzz... Kanı kaynayan birkaç çift olarak aktık Beyoğlu gecelerine:)

En son üniversitede gittiğim "Eski Beyrut"a gittik. Yıllanmış kurtlarımı döktüm sanırım:) Çok keyifli bir geceydi. Gözlerimi kapattım, Beyrut döndü, müzik çaldı, ben eğlendim...

Happy Moon's Cafe @ Bagdat Caddesi


Bu pazar öğle-akşam arası yemeğimizi, geleneksel cadde mekanımız "Happy Moon's" ta yedik.

Happy Moon's; Murat'la benim "bu sokakta ne varmış?" diyerek keşfettiğimiz, leziz ve bol kepçe yemekleri olan huzurlu mekan...Kadıköy Bahariye'de Boğa'dan çıkarken sağda, bir de Fenerbahçe'de şubesi var. Biz Şaşkınbakkal'da Özsüt'le Derimod'un arasından girerek ulaşılan Happy Moon's u tercih ediyoruz.

Menü çok çeşitli; pizzadan mexico mutfağına, dürümden makarnaya herşey var. Ben özellikle quesadilla ve fajitaların hastasıyım:)

Fiyatlar Kırıntı'dan ucuz ama kalite eş değer. Ortam sakin, servis gayet iyi... Evde yemek isterseniz yemeksepeti.comdan da sipariş verebilirsiniz.

Mutlaka deneyin...

P.S. Yemekten sonra CKM'de bu ay vizyona giren ramantik komedi "Couples Retreat"i izledik, eğlendik. Tam pazar akşamı filmiydi. Bora Bora manzarasında huzur bulduk, eşlerin didişmeleri ile kıkırdadık. Ve herkesin karnına bir yumruk gibi çöken pazartesiyi karşılamaya hazırlandık...Evde DVDden de izlenebilir; benim çok sevdiğim Vince Vaughn, Sex&TheCity'nin Charlotte'u Kristin Davis, başka dizi ve filmlerden tanıdık yüzler ve efsane Jean Reno oynuyor.

P.S.(2) Asıl film "Avatar" :) Sakın kaçırmayın. 10 gündür vizyonda. Hayatımda izlediğim en güzel filmlerdendi. 3 boyutlu olması sizi filmin içine çekiyor. Görsellik inanılmaz, ayrıca anlamlı da bir film. İnsaoğlu'nun yokediciliğine lanet ediyorsunuz filmden çıkarken...İyi seyirler...

Riva ve CKM

Wauuw.. 1 aydır yazmıyormuşum. Aslında baya gezdik tozduk, ama daha çok ev ziyaretleri ve alışveriş merkezi turları yaptık sanırım. Kış işte...

Fotoğraf makinasındaki resimleri indirdim bugün ve son aya baktığımda bahseceğim yer Riva olmalı diye düşündüm.

Riva, İstanbul'un Anadolu yakasında (Beykoz'a bağlı), Karadeniz'e kıyısı olan bir belde. Polonezköy'e giderken, sağa dönmeden düz devam ederseniz 20 dk sonra Riva'da oluyorsunuz. Riva merkez minnacık bi yer. Güzel kumlu bir plajı var. Ama deniz her zaman dalgalı, üstelik Riva ve civar koylarda deniz içindeki kuyular boğulma olaylarına debep oluyormuş.

Özellikle 3. köprü mevzuları sonrasında arazi fiyatları tavan yapmış. E İstanbul'a çok yakın, Doğu Karadeniz misali yemyeşil, havası denizle karışık yeşil kokusu...Daha n'olsun...Birçok ünlünün, hatta yabancıların arsa aldığı söyleniyor Riva'dan...

Acarkent gibi lüks ve manzaralı siteler var Riva yolunun iki yanında... Riva'ya girerken sağda Futbol Federasyonunun tesisi var, Milli Takımın kamp yaptığı.

Peki biz ne yaptık bir pazar günü Riva'da? Sıcak havalarda mangala gidenler olurmuş, ama biz hafif yağmurlu bir günde balık yemek için gittik ve çok memnun kaldık. Tam plajın solunda, derenin yanında bir balık restoranı var. Adı sanırım "İskele Restaurant"dı. Her pencereden deniz, dere.. bir su parçası görünüyor, süper bir yer... Balıklar, mezeler çok leziz, ilgi-alaka memnun ediciydi. Hava soğuk olduğundan biz yemekten sonra şehre döndük, ama güzel havalarda bütün bir öğleden sonra Riva'da geçirilebilir. Havası çarpıyo İstanbul'dan sonra, O2 sarhoşu yürüyüş yapmak güzel olur:)



Günün kalanını ev yakınlarında geçirdik. Bizim geleneksel sinema mekanımız olan Caddebostan Kültür Merkezi yani CKM'ye uğradık ve cadedeye yürüyüş yaptık.

CKM, Bağdat Caddesine yakın oturanların kurtarıcısı aslında. Sinema(AFM), tiyatro ve gösteriler, sergi, D&R ve Hayal Kahvesi var. Kahveni iç, filmini izle, çıkışta D&R'da takıl, acıktıysan yemeğini ye, eve dön. All in one, ama AVM'ler gibi kalabalık ve havasız değil. Sakin, ferah...

Tavsiye ederim...

Moda Çay Bahçesi'nde bir pazar öğleden sonra...

Bu pazar, Murat'ın kardeşi Zeynep ve eşi Alper İstanbul'daydı. Zeynep'le Kadıköy'de küçük bir alışveriş turundan sonra, dördümüz buluşup Moda'ya gitmeye karar verdik.

Aslında fikir Zeyno'ya aitti. Liseyi Moda'da okuduğundan eski mekanında biraz gezdirdi bizi. Sonra da Anadolu yakasının en huzurlu yerlerinden Moda Çay Bahçesi'ne gittik.



Yiyip içtiklerinizin hesap ödenene kadar masadan alınmadığı, adisyon yerine masadaki kalıntılara bakılarak hesap çıkartılan yer, manzarası ile de bizi büyüledi. Menümüzde birer köpüklü kahve ve bol muhabbet vardı. Mekandan ayrılırken tam da güneş batıyordu. Güzel bir fotoğrafımız var sanırım o manzarada ama bilin bakalım hangi makinede? (Zeynooo...)




Moda Çay Bahçesi'ne sabah kahvaltısı için de gidebilirsiniz. Tost dışında alternatif yok diye biliyorum, ama dışarıdan yiyecek kabul ediyor olmaları seçenekleri epey çoğaltıyor. Bizim pazar günü yaptığımız gibi, Kadıköyden tramwayla nostaljik bir yolculuk ve kısa bir yürüyüşle gidibileceğiniz gibi, tüm yolu yaklaşık 20 dkda da yürüyebilirsiniz. Açık adres aşağıda...


Moda Çay Bahçesi
Adres: Ferit Tek Sok. No:7 Moda
Telefon: 0216 337 99 86

Bu güzel pazar gününün ardından, dün çok fena hastalandım, domuz gribi oldum sanırım...

Herkes kendine dikkat etsin...

(P.S. fotoğraflar panoramio.com ve negatif.com'dan...)

Yeni dünyaya yolculuk...

Bugün canım sıkkın. Uzun zamandır cevap beklediğim bir firmadan olumsuz cevap geldi. Olumsuz da olsa bir cevap aldığıma mı sevinsem(!), tam da istediğim işin elimden uçup gittiğine mi üzülsem bilemedim. Karışık duygular...

Güzel şeylerden bahsetmem lazım bugün, kendimi iyi hissettiren, özgüvenimin üstüne cila çeken, ben neymişim dedirten... Buldum bile! Üstelik bir seyahat bu; bir yol, beni kendime tanıtan bir süreç... Bahsettiğim; 2004 yılında, henüz 20 yaşımdayken yaptığım Birleşik Devletler yolculuğu.

Henüz dokuz yaşımda bir çocukken, doktor olan babam San Diego'da bulunan California Universitesi'ne gitmiş, iki ay cerrahi bir teknik üzerine çalışmalar yapmıştı. Bu iki ay, yazlıkta (Altınova) olmama rağmen bana ve kardeşime çok uzun gelmişti. O yıl daha üç yaşında olan Ceren, babam Amerika'ya uçakla gittiğinden, gökyüzünde her uçak gördüğünde "babam geldi" diye basıyodu feryadı :) Neyse, sonunda babam geldi, anlattı….anlattı…; ve işte benim Amerika merakım o zaman başladı. Sakın öyle Amerikancı biri sanmayın beni, aksine özüme bağlıyımdır, vatanım-kültürüm kıymetlimdir.

İşte o yıllarda Ceylan kafasına koyar; bu Amerika ne menem bir şeydir, gitmeli görmeli der hep. Lise biter üniversiteye gidilir, Work&Travel diye bir şey varmış öğrenilir ve Ceylan yirmi yaşında kendini ilk kez bir uçakta, ilk kez yurtdışına ve yalnız olarak giderken bulur:) Kız başına??? Yalnız??? Amerika’ya??? Vay bee... (Kendimi pohpohluyorum; çünkü bugün gerçekten ihtiyacım var.)

Bu arada, bana bu fırsatı tanıyan babama milyon teşekkür etsem az; öyle bir güven verir ki o tüm çocuklarına (3 kardeşiz) beni ben yapan, Ceren’i Ceren, Ahmet’i Ahmet yapan işte o bence…




Üniversite 3’ün sonuna doğru, gidişim yaklaştıkça yavaş yavaş tüm dünyadan soyutlandığımı hatırlıyorum. Sanki gidicem de gelmicem bi daha :) Finallere çalışmadan girdim, hayatımdaki her şeyi ikinci plana attım, saçımı kestirdim... bla bla bla…Ve birgün kendimi Delta Airlines’ın koca bir uçağında, solumda spor kampına giden bir lise öğrencisi, sağımda nişanlı vizesi ile Amerika’ya evlenmeye giden bir kısa film yönetmeni ile New York’a uçarken buldum… Solumdaki çocuk üniversiteden mezun olmuşmudur bilmem ama sağımdaki yönetmen bu yıl Altın Portakal’ı kaptı: İnan Temelkuran!

Uzun bir yolculuğun ardından süzülerek indik JFK’ye… Pencereden gökdelenleri gördüğümde içimin nasıl kıpır kıpır olduğunu hatırlıyorum :) Uçaktaki üçlü JFK’de de ayrılmadık, transfer olana kadar beraberdik. İlk önce liseli çocuk bindi San Francisco uçağına, sonra ben bindim Virginia uçağına, en son da İnan Temelkuran binecekti, hatırlamıyorum nereyeydi yolculuğu…

Virginia’ya saat 20:30’da indim. Hava kararmak üzereydi. Bir hostel bulmuştum ama saat 21’e kadar check-in yapılıyordu ve havaalanı çıkışındaki siyahi renkli taksici asla yetişemeyeceğimi söyledi. Taksi durağında bir amca vardı, sağolsun aradı bile hosteli ama kimse cevap vermedi. Ben anlattım, ”Lakewright Hotel’e yazın çalışmak için geldim, ona yakın ucuz bir otelde kalayım bu gece, var mı öyle bir yer ?” :) Burada Allah’a şükretmem gerek sanırım, beni iyi insanlarla karşılaştırdığı için, şöför beni bir otoban otelinin resepsiyonuna bıraktı:)

Pansiyon desem yeridir kaldığım yer için. Otobanda, odaların hepsi dışarı bakan, CSI, NCIS…v.b. dizilerde cinayetlere sıkça mekan olan tarzda bir yer :) Bir gece için 55USD vermiştim cinsiyetini tam olarak anlayamadığım (çok kalın bir sesi, upuzun takma tırnakları vardı) resepsiyon görevlisine; odaya girmiş, kocaman bavulumu kapıya dayamış ve hüngür ciyak ağlamıştım…Kimseyi arayamamıştım saat farkından, güvende hissetmemiştim kendimi, kafamda bir sürü soru…Ama fotoğraf çekmeyi de ihmal etmemişim…İşte bir kare o geceden…





Ayın karanlık yüzü bana dönüktü o gece, ama bir de aydınlık yüzü vardı arkasında, böye duygularla koydum başımı yastığa bilmediğim bir memlekette, yalnız başıma…

Çeşme'de 3 gün nasıl geçer?

Çeşmeyi genelde İzmirlilerden dinleriz, bayıla bayıla anlatılır hep... Bodrum'dan sonra ikinci milli tatil adresimiz olmuştur magazin programlarına göre...

Biz bu yaz ilk defa gittik Çeşme'ye... İnternetten topladığımız bilgiler ve birkaç dost tavsiyesi ile çok keyifli üç gün geçirdik...Hiç sıkılmadık; ama bir gün daha kalsaydık da demedik. Bakın neler yaptık:



Yola bizim yazlıktan, daha önce bir yazımda bahsettiğim Altınova'dan çıktık bizimkilerin arabasıyla. Sabah 7de çıktık, üç saat sürdü, önce İzmir sonra Çeşme. İzmir'den sonrası malum otoban. Yel değirmenleri eşliğinde vardık Çeşme merkeze ve hemen patlattık birer kumru kahvaltı niyetine:) İnternetten ucuz bir pansiyonda yer ayırtmıştım (Gülce Pansiyon), günlüğü 50TLden girişimizi yaptık. Sonra ver elini Ilıca...

Ilıca, Çeşme yarımadasının güneyinde inanılmaz bir kumsalı ve sahil kenarında hayalimdeki evleri bulunduran tapılası yer... Sheraton Çeşme de Ilıca kumsalında bulunuyor. Gerçekten Maldives, Seychelles falan halt etmiş...Canım toprağımda yok yok gerçekten, her türlü güzellik var. Upuzun kumsalda, isterseniz serilin kumlara, isterseniz şemsiye veya şezlong kiralayın. Cafeler de var, susuzluğunu veya açlığınız için...Biz akşama kadar yüzdük, güneşlendik, eğlendik... Sonra Kumrucu Şevki'de patlattık birer kumru daha, istikamet Alaçatı...

Alaçatı'nın merkezine gittik, sörf yapılan deniz kıyısına değil. Merkezde çok hoş eski taş yapılar, daracık sokaklar, küçük butikler ve restoranlar var. Gezdik tozduk, yorulduk attık kendimizi bir masaya, gelsin rakı ve balık ... Her zevke göre yemek bulmak mümkün; şarapevi de var rakı-balık da, pastane de var kumrucu da...Çok yorulduk bu deli dolu günde ve kendimizi pansiyonda bulduk akabinde...

Ertesi gün, Çeşme'de kahvaltıdan sonra Sole Mare'ye gittik. Sole Mare, Boyalık koyunda bir beach club. Biz haftaiçi gittiğimizden kalabalık değildi. Öyle fahiş fiyatlar da ödemedik. Tüm günümüzü orda geçirdik ve çok keyif aldık. Denizi, hizmeti, temizliği bir numaraydı. Aynı koyda pek çok tesis var, ama bir daha gitsem yine Sole Mare'yi tercih ederim.

Aynı günün akşamında, tavsiye üzerine Dalyan koyunda balık yemeye Sülo'nun Yeri'ne gittik. Sakin bir balıkçı koyunda yedik içtik. Çupramıza, kabak çiçeği dolmasından deniz börülcesine, çeşit çeşit meze eşlik etti. Garsonumuzun ilgisinden, balığın ve mezelerin lezzetinden, manzara ve ortamdan çoook memnun kaldık. Kesinlikle tavsiye ederim. İkinci günü de böylece bitirdik.

Üçüncü günü tekne turuna ayırdık. Çeşme merkezde, sahildeki Şevkat Cafe'de kahvaltımızı edip, Saint Mary adlı yelkenli teknemiz ile açıldık maviliklere. En güzel tekneyi özenle seçtiğimizden, en küçük ve sakin (müziksiz) tekne olsun istedik, memnun kaldık. Koylarda yüzdük, sallanan teknenin keyfini çıkara çıkara kitap okuduk, güneşlendik, Murat tekneden sulara atladı çocuklar gibi eğlendi, kısaca attık yorgunlukları Ege denizine hafifledik:) Dönüşte Ege'yi avucunun içi gibi bildiğini iddia eden kaptanımız ve miçoları :), kapattılar motorları, açtılar yelkenleri ve bize çok hoş bir deneyim yaşattılar. Salına salına, rüzgarı arkamıza alarak döndük Çeşme limanına...Akşam 6 gibi indik tekneden ve böyle bitti üç günümüz. Arabaya atladığımız gibi Altınova'ya döndük.

Dönerken kritik yaptık Murat'la... Üç gün gibi gelmedi bize, sanki daha uzundu dedik, çok dinlendik ve eğlendik dedik...Ya bu Çeşme'de birşey var ya da öyle güzel planladık ve şansımız da öyle yaver gitti ki herşey mükemmele yakındı. Herkese böylesi tatiller diliyor, Çeşme'ye ilk kez gidecekler için naçizane önerilerimi yazmak istiyorum:

1. Arabasız sakın gitmeyin, giderseniz hemen kiralayın.
2. Yaz aylarında haftasonları kalabalık oluyormuş, biz haftaiçi gittik.
3. Birkaç arkadaşımız 4-5 yıldızlı otellerde beklediklerini bulamadı, biz pansiyonda kaldık, beklentimiz düşük olduğundan heralde mutsuz olmadık.

İşte Ceylan'dan Çeşme yorumları....

Gundemim: Saglik ve beslenme!

Birkac aydir evin keyfini suruyorum. Keyif suruyorum derken abarttim... vakit bol olunca yapilan pastalar, aksam can cekince kavrulan helval...