25 Kasım 2009 Çarşamba

Moda Çay Bahçesi'nde bir pazar öğleden sonra...

Bu pazar, Murat'ın kardeşi Zeynep ve eşi Alper İstanbul'daydı. Zeynep'le Kadıköy'de küçük bir alışveriş turundan sonra, dördümüz buluşup Moda'ya gitmeye karar verdik.

Aslında fikir Zeyno'ya aitti. Liseyi Moda'da okuduğundan eski mekanında biraz gezdirdi bizi. Sonra da Anadolu yakasının en huzurlu yerlerinden Moda Çay Bahçesi'ne gittik.



Yiyip içtiklerinizin hesap ödenene kadar masadan alınmadığı, adisyon yerine masadaki kalıntılara bakılarak hesap çıkartılan yer, manzarası ile de bizi büyüledi. Menümüzde birer köpüklü kahve ve bol muhabbet vardı. Mekandan ayrılırken tam da güneş batıyordu. Güzel bir fotoğrafımız var sanırım o manzarada ama bilin bakalım hangi makinede? (Zeynooo...)




Moda Çay Bahçesi'ne sabah kahvaltısı için de gidebilirsiniz. Tost dışında alternatif yok diye biliyorum, ama dışarıdan yiyecek kabul ediyor olmaları seçenekleri epey çoğaltıyor. Bizim pazar günü yaptığımız gibi, Kadıköyden tramwayla nostaljik bir yolculuk ve kısa bir yürüyüşle gidibileceğiniz gibi, tüm yolu yaklaşık 20 dkda da yürüyebilirsiniz. Açık adres aşağıda...


Moda Çay Bahçesi
Adres: Ferit Tek Sok. No:7 Moda
Telefon: 0216 337 99 86

Bu güzel pazar gününün ardından, dün çok fena hastalandım, domuz gribi oldum sanırım...

Herkes kendine dikkat etsin...

(P.S. fotoğraflar panoramio.com ve negatif.com'dan...)

16 Kasım 2009 Pazartesi

Yeni dünyaya yolculuk...

Bugün canım sıkkın. Uzun zamandır cevap beklediğim bir firmadan olumsuz cevap geldi. Olumsuz da olsa bir cevap aldığıma mı sevinsem(!), tam da istediğim işin elimden uçup gittiğine mi üzülsem bilemedim. Karışık duygular...

Güzel şeylerden bahsetmem lazım bugün, kendimi iyi hissettiren, özgüvenimin üstüne cila çeken, ben neymişim dedirten... Buldum bile! Üstelik bir seyahat bu; bir yol, beni kendime tanıtan bir süreç... Bahsettiğim; 2004 yılında, henüz 20 yaşımdayken yaptığım Birleşik Devletler yolculuğu.

Henüz dokuz yaşımda bir çocukken, doktor olan babam San Diego'da bulunan California Universitesi'ne gitmiş, iki ay cerrahi bir teknik üzerine çalışmalar yapmıştı. Bu iki ay, yazlıkta (Altınova) olmama rağmen bana ve kardeşime çok uzun gelmişti. O yıl daha üç yaşında olan Ceren, babam Amerika'ya uçakla gittiğinden, gökyüzünde her uçak gördüğünde "babam geldi" diye basıyodu feryadı :) Neyse, sonunda babam geldi, anlattı….anlattı…; ve işte benim Amerika merakım o zaman başladı. Sakın öyle Amerikancı biri sanmayın beni, aksine özüme bağlıyımdır, vatanım-kültürüm kıymetlimdir.

İşte o yıllarda Ceylan kafasına koyar; bu Amerika ne menem bir şeydir, gitmeli görmeli der hep. Lise biter üniversiteye gidilir, Work&Travel diye bir şey varmış öğrenilir ve Ceylan yirmi yaşında kendini ilk kez bir uçakta, ilk kez yurtdışına ve yalnız olarak giderken bulur:) Kız başına??? Yalnız??? Amerika’ya??? Vay bee... (Kendimi pohpohluyorum; çünkü bugün gerçekten ihtiyacım var.)

Bu arada, bana bu fırsatı tanıyan babama milyon teşekkür etsem az; öyle bir güven verir ki o tüm çocuklarına (3 kardeşiz) beni ben yapan, Ceren’i Ceren, Ahmet’i Ahmet yapan işte o bence…




Üniversite 3’ün sonuna doğru, gidişim yaklaştıkça yavaş yavaş tüm dünyadan soyutlandığımı hatırlıyorum. Sanki gidicem de gelmicem bi daha :) Finallere çalışmadan girdim, hayatımdaki her şeyi ikinci plana attım, saçımı kestirdim... bla bla bla…Ve birgün kendimi Delta Airlines’ın koca bir uçağında, solumda spor kampına giden bir lise öğrencisi, sağımda nişanlı vizesi ile Amerika’ya evlenmeye giden bir kısa film yönetmeni ile New York’a uçarken buldum… Solumdaki çocuk üniversiteden mezun olmuşmudur bilmem ama sağımdaki yönetmen bu yıl Altın Portakal’ı kaptı: İnan Temelkuran!

Uzun bir yolculuğun ardından süzülerek indik JFK’ye… Pencereden gökdelenleri gördüğümde içimin nasıl kıpır kıpır olduğunu hatırlıyorum :) Uçaktaki üçlü JFK’de de ayrılmadık, transfer olana kadar beraberdik. İlk önce liseli çocuk bindi San Francisco uçağına, sonra ben bindim Virginia uçağına, en son da İnan Temelkuran binecekti, hatırlamıyorum nereyeydi yolculuğu…

Virginia’ya saat 20:30’da indim. Hava kararmak üzereydi. Bir hostel bulmuştum ama saat 21’e kadar check-in yapılıyordu ve havaalanı çıkışındaki siyahi renkli taksici asla yetişemeyeceğimi söyledi. Taksi durağında bir amca vardı, sağolsun aradı bile hosteli ama kimse cevap vermedi. Ben anlattım, ”Lakewright Hotel’e yazın çalışmak için geldim, ona yakın ucuz bir otelde kalayım bu gece, var mı öyle bir yer ?” :) Burada Allah’a şükretmem gerek sanırım, beni iyi insanlarla karşılaştırdığı için, şöför beni bir otoban otelinin resepsiyonuna bıraktı:)

Pansiyon desem yeridir kaldığım yer için. Otobanda, odaların hepsi dışarı bakan, CSI, NCIS…v.b. dizilerde cinayetlere sıkça mekan olan tarzda bir yer :) Bir gece için 55USD vermiştim cinsiyetini tam olarak anlayamadığım (çok kalın bir sesi, upuzun takma tırnakları vardı) resepsiyon görevlisine; odaya girmiş, kocaman bavulumu kapıya dayamış ve hüngür ciyak ağlamıştım…Kimseyi arayamamıştım saat farkından, güvende hissetmemiştim kendimi, kafamda bir sürü soru…Ama fotoğraf çekmeyi de ihmal etmemişim…İşte bir kare o geceden…





Ayın karanlık yüzü bana dönüktü o gece, ama bir de aydınlık yüzü vardı arkasında, böye duygularla koydum başımı yastığa bilmediğim bir memlekette, yalnız başıma…

11 Kasım 2009 Çarşamba

Çeşme'de 3 gün nasıl geçer?

Çeşmeyi genelde İzmirlilerden dinleriz, bayıla bayıla anlatılır hep... Bodrum'dan sonra ikinci milli tatil adresimiz olmuştur magazin programlarına göre...

Biz bu yaz ilk defa gittik Çeşme'ye... İnternetten topladığımız bilgiler ve birkaç dost tavsiyesi ile çok keyifli üç gün geçirdik...Hiç sıkılmadık; ama bir gün daha kalsaydık da demedik. Bakın neler yaptık:



Yola bizim yazlıktan, daha önce bir yazımda bahsettiğim Altınova'dan çıktık bizimkilerin arabasıyla. Sabah 7de çıktık, üç saat sürdü, önce İzmir sonra Çeşme. İzmir'den sonrası malum otoban. Yel değirmenleri eşliğinde vardık Çeşme merkeze ve hemen patlattık birer kumru kahvaltı niyetine:) İnternetten ucuz bir pansiyonda yer ayırtmıştım (Gülce Pansiyon), günlüğü 50TLden girişimizi yaptık. Sonra ver elini Ilıca...

Ilıca, Çeşme yarımadasının güneyinde inanılmaz bir kumsalı ve sahil kenarında hayalimdeki evleri bulunduran tapılası yer... Sheraton Çeşme de Ilıca kumsalında bulunuyor. Gerçekten Maldives, Seychelles falan halt etmiş...Canım toprağımda yok yok gerçekten, her türlü güzellik var. Upuzun kumsalda, isterseniz serilin kumlara, isterseniz şemsiye veya şezlong kiralayın. Cafeler de var, susuzluğunu veya açlığınız için...Biz akşama kadar yüzdük, güneşlendik, eğlendik... Sonra Kumrucu Şevki'de patlattık birer kumru daha, istikamet Alaçatı...

Alaçatı'nın merkezine gittik, sörf yapılan deniz kıyısına değil. Merkezde çok hoş eski taş yapılar, daracık sokaklar, küçük butikler ve restoranlar var. Gezdik tozduk, yorulduk attık kendimizi bir masaya, gelsin rakı ve balık ... Her zevke göre yemek bulmak mümkün; şarapevi de var rakı-balık da, pastane de var kumrucu da...Çok yorulduk bu deli dolu günde ve kendimizi pansiyonda bulduk akabinde...

Ertesi gün, Çeşme'de kahvaltıdan sonra Sole Mare'ye gittik. Sole Mare, Boyalık koyunda bir beach club. Biz haftaiçi gittiğimizden kalabalık değildi. Öyle fahiş fiyatlar da ödemedik. Tüm günümüzü orda geçirdik ve çok keyif aldık. Denizi, hizmeti, temizliği bir numaraydı. Aynı koyda pek çok tesis var, ama bir daha gitsem yine Sole Mare'yi tercih ederim.

Aynı günün akşamında, tavsiye üzerine Dalyan koyunda balık yemeye Sülo'nun Yeri'ne gittik. Sakin bir balıkçı koyunda yedik içtik. Çupramıza, kabak çiçeği dolmasından deniz börülcesine, çeşit çeşit meze eşlik etti. Garsonumuzun ilgisinden, balığın ve mezelerin lezzetinden, manzara ve ortamdan çoook memnun kaldık. Kesinlikle tavsiye ederim. İkinci günü de böylece bitirdik.

Üçüncü günü tekne turuna ayırdık. Çeşme merkezde, sahildeki Şevkat Cafe'de kahvaltımızı edip, Saint Mary adlı yelkenli teknemiz ile açıldık maviliklere. En güzel tekneyi özenle seçtiğimizden, en küçük ve sakin (müziksiz) tekne olsun istedik, memnun kaldık. Koylarda yüzdük, sallanan teknenin keyfini çıkara çıkara kitap okuduk, güneşlendik, Murat tekneden sulara atladı çocuklar gibi eğlendi, kısaca attık yorgunlukları Ege denizine hafifledik:) Dönüşte Ege'yi avucunun içi gibi bildiğini iddia eden kaptanımız ve miçoları :), kapattılar motorları, açtılar yelkenleri ve bize çok hoş bir deneyim yaşattılar. Salına salına, rüzgarı arkamıza alarak döndük Çeşme limanına...Akşam 6 gibi indik tekneden ve böyle bitti üç günümüz. Arabaya atladığımız gibi Altınova'ya döndük.

Dönerken kritik yaptık Murat'la... Üç gün gibi gelmedi bize, sanki daha uzundu dedik, çok dinlendik ve eğlendik dedik...Ya bu Çeşme'de birşey var ya da öyle güzel planladık ve şansımız da öyle yaver gitti ki herşey mükemmele yakındı. Herkese böylesi tatiller diliyor, Çeşme'ye ilk kez gidecekler için naçizane önerilerimi yazmak istiyorum:

1. Arabasız sakın gitmeyin, giderseniz hemen kiralayın.
2. Yaz aylarında haftasonları kalabalık oluyormuş, biz haftaiçi gittik.
3. Birkaç arkadaşımız 4-5 yıldızlı otellerde beklediklerini bulamadı, biz pansiyonda kaldık, beklentimiz düşük olduğundan heralde mutsuz olmadık.

İşte Ceylan'dan Çeşme yorumları....

Bir pazar günü Polonezköy...

Vee yine güneşli bir gün etkinliği:)

Evet geçen pazar, arkadaşlarımız Tolga ve Merve ile Polonezköy'deydik. Cuma akşamı tesadüfen Cevahir AVM'de İstanbul Devlet Tiyatrosunun bir oyununda karşılaştık. Onlar çoktan yapmışlardır gezi planlarını, biz de bu hoş tesadüf ile eklendik onlara ve düştük pazar günü yollara...


Polonezköy'e geçen yıl da başka arkadaşlarımızla gitmiştik bir kış günü. Brunch yapıp, Country Club'ı keşfetmiştik. Bu pazar da Tolga ile Merve'ye keşfimizi gösterdik, beğendirdik:) Öğleni geçmişti vardığımızda Polonezköy'e... Direkt Country Club'a gittik. Güzel havada doğa dostu, keyifli bir gezintiden sonra, mangal ve sohbet tabii ki:)

Bilmeyenler için kısaca Polonezköy ve Country Club'tan bahsedeyim.

Polonezköy, Adampol olarak da bilinen İstanbul'a yakın, Polonyalılar tarafından kurulmuş, doğa ile içiçe bir köy aslında..., 1994 yılında tabiat parkı olarak ilan edilmiş. Kirazı meşhur, hatta her yıl Haziran ayında kiraz şenlikleri yapılıyor. İstanbullular için bir arka bahçe olan Polonezköy'e kahvaltı etmek, doğa ile başbaşa bir yemek yemek, temiz hava solumak, piknik yapmak için gidilebilir.

Country Club ise, Piknik Park olarak da biliniyor. İçinde hayvanat bahçesi misali, doğal ortamında barındırılan türlü türlü hayvanın yaşadığı, orta boy bir gölü olan, ağaçlarla çevrili, kendin pişir kendin ye usulü mangal keyfi yapılabilen, bungalov tarzı şirin evlerinde konaklamaya müsait bir mekan...Hastasıyım:) Buranın en güzel yanı, hayvanların özgürce yanınızdan geçip gidiyor olması:) Mesela siz yemek yerken yanınızdan inanılmaz güzel renkli bir tavuskuşu geçebilir:) Bir avantajı da girişte ücretini ödediğiniz biletleri mangal alışverişinde gösterdiğinizde hesaptan düşüyor olmaları. Giriş biletleri çocuklar için çok daha düşük, yetişkinlerde ise 10TL. Detaylar web sitesinde...

Haftasonunda şehirden kopmak isteyenler için iyi bir alternatif Polonezköy, tavsiye ederim:)

Kayra Restoran Haftası @ Nişantaşı

İstanbul'un kendine has tarzı olan semtlerinden biri olan Nişantaşı, yine bir etkinliğe ev sahipliği yapıyor. Biz de bu cumartesi yazdan kalma bir günde öğle vakti Nişantaşı'ndaydık.

16 Kasım'a kadar Nişantaşı'nda etkinlik üyesi birçok restoranda, leziz şaraplar eşliğinde, ağzınıza layık yemekleri uygun fiyata tadabiliyorsunuz. Etkinlik üyesi restoranları girişlerinde bulunan etkinlik logosundan tanıyabileceğiniz gibi, etkinlik web sitesinden de inceleyebilirsiniz.

Yurtdışında bazı büyük metropollerde de uygulanan "restoran haftası" etkinliği, gastronomik bir buluşma ortamı sağlıyor ve insanları iyi yemek ve iyi şarap eşliğinde keyifli sohbetlerin içine bırakıyor. Öğlen yemeğinde iki, akşam yemeğinde ise bir mönü alternatifi var. Mönü fiyatları 20TL(3 çeşit yemek+1 kadeh şarap) ve 40TL(3 çeşit yemek+2 kadeh şarap). Detaylar web sitesinde...

Biz de bu cumartesini işte böyle keyifli geçirdik. Kocacım Murat ve kuzen Gülşah ile Nişantaşı'nda buluştuk, biraz yürüyüşün ardından daha önce hiç bulunmadığımız bir mekan olan Zazie'de öğlen yemeği yedik. Şenay Düdek Zazie'yi iki yıl önce keşfetmiş ve Milliyet'teki köşesinde yer vermiş bile... O yüzden ben detaylara girmiyorum:)

Hala beş gün var etkinliğin sona ermesine. Ne duruyorsunuz bir öğlen uğrayın Nişantaşı'na veya bir rezervasyon yaptırın akşama...